Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Ülkedeki adaletsizliğe kızgınım

 BERAT GÜNÇIKAN / MESELE DERGİSİ 

İhtimal yeni yürümeye, konuşmaya başlamıştı darbe olduğunda. Beşiğine üç darbenin mirası şiddetin konulduğu çocuklardandı yani… Sonra, büyüdü; bakarak, görerek ve sorarak. Gördüklerine yaşadıklarını ekleyerek yazdı. İlk romanı “Beni Beklerken” beş yıl önce, 2006’ta yayımlandı. Sibel Oral şimdi Turkuvaz Kitap’tan yayımlanan ikinci kitabı “Zayi/Harp ve Darp Ülkesinde Bir Selvi” ile toplumsal tarihe eklediği kişisel tarihinde olup biteni bırakıyor okurun üzerine. Üstelik kaçacak delik bırakmıyor, “ben masumum” diye açılacak ağızları daha ilk hecede susturuyor.

Zamanı ve tarihi kuşaklara ayırarak anlamaya alıştırmışsanız zihninizi, Oral’ın romanının kahramanlarından herkesin payına düşen biri var. Lerna, Rüstem, Ayhan, Rızvan, Selvi… Sırları, yalanları ve yaralarıyla oradalar, Zayi’nin sayfaları arasında… Bir çırpıda okunulup unutulacak bir roman değil Zayi. Oral amacına ulaşıyor ve okuru huzursuz ediyor, dahası utançla kavuruyor…  Neden mi? İşte Oral’ın yanıtları:
Zayi’yi bitirdiğimde kızgın, çok kızgın olduğunuzu düşündüm. Yanılıyor muyum?
Romanda  Rüstem için “ Kızgın değil, kırgındı” diyordu anlatıcı. Evet, kahramanlarım kırgın bense kızgındım. Bunun elbette birçok nedeni var. Sadece ideolojik değil bu kızgınlığım. Topluma da onun bastırılıp susturulmuşluğuna da kızgınım. Ağızlarına sakız olan sloganlarla oturdukları yerden ahkâm kesenlere, köşe kapmaca oynayanlara da kızgınım. Ülkedeki adaletsizliğe kızgınım. Ta 13 yaşından beri…
Okulda -ki bu iyi bir devlet okuluydu- tuhaf bir olay yaşadım. Gündemdeki bir olayla ilgili kendi görüşümü açıkladım, 13 yaş için epey sivri dilliydim, zaten sonra başıma epey şey geldi ki öncesinde öğretmenlere ve müdüriyete şikâyet etmeme rağmen. Tehditler aldım ve sonrasında da darp edildim ciddi şekilde. Resmen iki yetişkin adamla boğuştum, yaralandım. 13 yaşında bunu yaşayan bir çocuk kızgın olmaz da ne olur? 13 yaşında bir çocuk bunu yaşadıktan sonra doktorundan polisine ve müfettişine kimseye –yani aslında devlete- güvenemeyeceğini anlar da nasıl kızgın olmaz? Sonrası zaten hep geldi.

Evet, kızgınım çünkü geçmişte hem ülke tarihinde olanlar hem de dolaylı şekilde hayatımı etkileyen birçok şey var. Hepimizin, şimdiki kuşağın ve benim içine dahil olduğum kuşağın da hayatını etkileyen şeyler bunlar. Sivas Katliamı olduğunda Aziz Nesin ölmediği için sevinen bir öğretmenim onun her gün bir parçasının tırnak makasıyla kesilmesi gerektiğini söylemişti. Ben o öğretmeni okulda barındıran müdüre de, sisteme de ve ona inanıp o gün korkudan hiçbir şey söylemeyen sınıf arkadaşlarıma kızgınım.

Okur -elbette ben de- edebiyat kuramcılarını kızdırmak pahasına romanda yazarı arar… Zayi’de ne kadar siz, ne kadar sizin hikayeniz var?
Ben ilk romanımı yazmak için bir kapanma dönemi yaşamıştım ve taşındığım ev de Selvi’nin eviydi; karşımda da herkesin korkup hikayeler uydurduğu metruk bina vardı. Hikayesi de aynıydı. Ve ben de çıkmak istemiyordum sokaktan. Bu açıdan, yani o kapanma, küskünlük duygusunda payım büyük.

Bunun dışında ben de Selvi gibi kitapları pastane paketleriyle kaplı kitaplarla büyüdüm, anlamaya çalıştım dünyayı. Ve aynı şekilde de Gökçeada’yı 14 yaşında ilk gördüğümde korkunç bir Türkiye fotoğrafıyla karşılaşmıştım. Marika ve Atanashia benim çocukluğumda dinlediğim hikayelerle geldi. Yani aslında Selvi biraz benim çocukken dünyayı anlama çabamdan ve evimizdeki sakıncalı kitaplardan beslendi. Ve açık söyleyeyim ben de Selvi gibiyimdir çoğu zaman; susarım, her zaman konuşmak istemem, bu yüzden yazıyorum sanırım.

Benim için romanı ilginç kılan doğrudan dahil olmadığınız bir süreci, 12 Eylül’ü anlatmanız. Romanın başlarında duruma taraf olmadığınız, sağ ile solu aynı kefeye koyduğunuz hissini uyandırıyorsunuz, şiddette de mağduriyette de bir eşitlik yaratıyor gibisiniz. Ama romanın sonuna doğru bu kırılıyor, solcu hikayeleri baskın çıkıyor… 12 Eylül’e nasıl baktığınızı, süreci nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum…
Evet, 12 Eylül olduğunda dünyadan bihaberdim ama sonrası geldi. Hiçbir siyasi düşüncesi olmamasına rağmen “Aman da aman Evren Paşa” diye sayıklayan babaannem ve insanların o dönemde neler çektiğini çok iyi bilen bir babam vardı. Ama yine de 12 Eylül’le ilgili apolitik, susmuş –belki de susturulmuş- bir ailede büyüdüğümü söylemeliyim.  Fark ettim ki sindirilen ve bastırılan bir sol, örgütlenmeden geriye kalan orta sınıfı maddi değerlerle kucaklayan bir muhafazakârlaşma hareketi toplumu kökünden kısır bırakmış. Üretemeyen, düşünemeyen, susmuş akıllarla dolu memleket.

12 Eylül’de çok az sayıda sağcı emniyet supabı olarak cezalandırılmış. Bu cezalandırılanlar üzerinden hükümetin de 80 ile hesaplaşma surecinin fitilini yakması oldukça manidar. Baksanıza, kimse solculardan özür dilemeyi aklına getirmiyor. Dersim için özür dileyenler acaba devletin 12 Eylül’de işkenceden geçirdiği yüz binlerce insan için de özür dileyecek mi?
Hayır, dilemeyecek. İlk gençlik yıllarımda hep şunu duymuştum; “aman gençler politikaya bulaşmasın, aman okusun adam olsunlar, aman okullarda sivrilmesinler, olaylara karışmasınlar”. Çok basit ama bu zihniyet bana göre 12 Eylül’ün zihniyetidir. Ayrıca unutmamak gerekir ki 80 darbesini meşru kılan kontra örgütlerden biri olan Milli Türk Talebe Birliği`nin üyeleri şu an iktidarda yerlerini aldılar. Sol siyasette olan bir kaç kişi hayatta kalabildi ve meclise yıllarca hapis cezalarından sonra ulaşabildiler… Evet, romanın sonunda solcu hikayeler baskın çıkıyor nedeni de sanırım bunlar… Onlara çok acı çektirdi bu devlet.

Metruk bina, kuzgunlar, faniler, çıkmaz sokak… Zayi’de bu tür güçlü imgeler hakim ve tekrarlar çok fazla. Ancak tekrarları bir dil, anlatma yetersizliği olarak görmekten çok, okuru sıkma pahasına tekrar tekrar düşündürtme çabası hissettim. Derdin büyüklüğü mü sizi buna yönlendirdi?
Aynen düşündüğünüz gibi, evet, tekrar tekrar düşündürtme çabasıydı ve evet kabul ediyorum; o tekrarlar benim için riskti. Ama dert büyüktü, çıkamıyorduk, çıkamıyordum. Dünyanın en büyük meselesi haline getirdim de, şöyle yazar sancısı böyle bilmem ne sancısı geçirdim demek istemiyorum. Şunu fark ettim: Metruk binayı, çıkmaz sokağı ne kadar çok anlatırsam sanki okur da oradan çıkamayacaktı. Çıkmalarına izin vermek istemedim, benim ve kahramanlarım nasıl çıkamıyorsak ve o metruk binaya baktığımız da ne görüyorsak bunu okur da görsün, görmek zorunda kalsın istedim.

Kitap daha çok 12 Eylül’ün panoramasını çizse de, karakterleriniz neredeyse bütün ötekileri taşıyor… Hıristiyan Lerna, travesti Sofie… Hepsinin hikayesinde Türkiye’nin milliyetçi, muhafazakar hallerini görmek mümkün, Lerna’nın kökünü Musa Dağı’na yaslamanız gibi. Öteki edebiyatın uzunca bir zamandır yoğunlukla kullandığı karakter. Edebiyatın öteki’ni gösterme sorumluluğu var mı sizce? Yoksa giderek insansızlaşan edebiyat öteki’ne sıkışıp kaldı mı ya da böyle bir tehlike var mı?
Resmi tarihin zehirlediği bir eğitim sisteminde bana göre edebiyata düşen sözlü tarihin gelişmesine yardımcı olmak olduğundan ötekinin edebiyatı ve ötekinin söyleminin güçlenmesine, gerçeklerin konuşulabilmesi açısından önemlidir. Evet, bu yüzden de edebiyat ötekini göstermek mecburiyetindedir. Bu bir trend, moda haline geliyorsa, “hadi şimdi de bu gündemde, bunu yazalım “diye bir niyet varsa elbette bu sıkıntıdır. Ortaokulda bir öğretmenimiz bu topraklarda yaşayan Türklerin dışındaki diğer toplulukların bizim düşmanımız olduğunu söylemişti. Şimdi ben büyüdüm ve elbette öyle olmadığını bilmiyorum ama düşünün o elli kişilik sınıfta kaç kişi kim bilir o öğretmenin anlattığına inandı. Ayrıca Zayi üzerinden bakarsak öteki olan sadece Lerna Hanım değildir, çınar ağacının gövdesi okşanırken mezarlık ağacı servi de ötekidir.
Selvi, yani ana karakteriniz ölümle çok erken tanışan bir çocuk, üstelik kendi gözünde bir katil… İşlediğini varsaydığı cinayetin altında bir hayli boğuluyor… Sonradan tanık olduğu cinayetler de bu boğuşmayı gidermiyor, uzun bir süre… Üstelik gözünün önünde bir de mezarlık var… Çocuk ile ölümü bu kadar yakınlaştırırken, ölümü çocuğa bu kadar yakın tutarken, okura ölüm üzerinde bir hayli düşündüğünüzü hissettiriyorsunuz. Neden?
Vatana sahip çıktıkları için, milli duyguları galeyana geldiği için öldüren ve de üstüne kahraman ilan edilenler var bu ülkede. Etnik köken, din, dil, ideolojik farklılıklar yüzünden yıllardır öldürüyoruz birbirimizi. Zayi’de ölüme takıntım bu yüzdendir. 1 Mayıs, 12 Eylül, 6-7 Eylül, asimilasyon politikaları ve daha niceleri… Hadi daha yakına gelelim; otuz küsur yıldır ölüyor öldürüyoruz ya biz, ötesi yok. Başka yerden bakalım; Güldünya gibi nicelerini koruyamayan bir devlet var. Yıllar boyu tahammülsüzlüğümüz yüzünden her şekilde öldük, öldürdük biz.  “Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir” diye yazmıştı Sabahattin Ali. Ve ne kadar haklı olduğunu şimdi, bugüne baktığımızda bile görebiliyoruz. Her gün ölüp öldürüyoruz bu ülkede ve ne oluyor? Ölüme bu denli yakın olmak şiddetin de normalleşmesine neden oluyor. Artık kimse şiddeti de yadırgamıyor.

Adalet teyze… Selvi en çok onu sevmiş, ona güvenmişti, ama o da kaybedildi! Romanınızın ana teması da adalet. Bütün bu süreçte en çok hayıflanmamız gereken adalet kaybımız mı?
Evet, romanın tüm kahramanları bir bakıma piyondur, ulaşmak istediğim hep Adalet karakteri oldu. Tüm kahramanların ortak noktası hem aile, toplum ve devletle olan ilişkilerinde adaletin olmayışıydı. Ona ulaşamadılar, adalet onlara ulaşamadı. Adalet Rüstem’i çekip alamadı o tabutluktan, Lerna hanımın aklını toplayamadı, Suna ve Cevher’i kurtaramadı. Harp ve Darp ülkesinde zayi olandır adalet bence.

Kahramanlarınız hepsinin sırları var, herkes de birbirinin sırrını biliyor, ama konuşmuyor, konuşulmuyor… Galiba sırlar olmazsa roman da olmayacak gibi… Ne dersiniz?
Ben o sır dediklerimizi toplum olarak tarihimizde yüzleşmediğimiz ve aslında artık umurumuzda da olmayan olaylar olarak görüyorum. Ben o sırları devletin, iktidarların yukardan bize bakıp ülke tarihiyle birlikte tarihimizi yazanların yapıp etmeleri olarak görüyorum.

Çıkmaz sokak- ana cadde… Bu iki metafor, birbirini hep itiyor. Ana caddedekilerle uzlaşmaya yanaşmıyorsunuz, ama çıkmaz sokaktakileri de rahat bırakmıyorsunuz. Soluklanacak bir yer yok mu?Ben çok isterdim uzlaşmayı ama… Romanı yazarken ana caddeye inmeyi çok istedim biliyor musunuz? Sadece bir kere indim, o da Lerna hanım için tabut yaptırmaya. Çünkü beni ve Selvi’yi ancak öyle tuhaf, absürt bir şey indirebilirdi oraya. Orada sürekli akan insan, araba, ses, hırs, şehvet, acı var. Belleksiz, hemencecik unutan bir toplum var. Ama hepsinin rengi kokusu farklı. Hırslı onlar. Kazanma, zafere erişme, yükselme, daha pahalı çizme, son model telefon, en kaslı adam, en moda saç rengi peşinde ana cadde. Çok saçma, bana göre çok komik ama böyle.

Romanın bütününe bir geleceksizlik hakim. Kimseye çıkış tanımıyorsunuz, umut da vaat etmiyorsunuz. Gidilecek bir yol yok mu artık, sizce?
Çıkmaz sokak ve metruk bina metaforu Türkiye üzerinden kurulmuştur. Bana kızıyorlar ama yine diyeceğim; evet görmüyorum ben bir çıkış yolu, tersine daha büyük çıkmazlara sürükleniyoruz. Devlet, iktidar hırsları ve çıkarları büyüyüp güçlendikçe bizim çıkmaz sokak daha da kararıyor. Onların çıkarları bizim çıkmazımızdır. Eee ne yapalım, ölelim mi? Bir zahmet artık ölmeyelim ama dünyaya  ideolojik, etnik, kimlikler üzerinden bakmayıp birinin dilini tanımayıp, diğerinin inancına burun kıvırmayalım. “ Biz çok hoşgörülü milletiz” demeyi ama sadece demeyi bırakıp tüm farklılıklarımıza  insan olma” altında bakalım.

 

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya