Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Madem öyle; O HAL’de Haw!

Madem öyle; O HAL’de Haw!

Kemal-Varol_6532_1391690265Peki, madem savaşa insanların tarafından bakamıyoruz ya da baksak da alışmış olduğumuzdan vicdanımız da artık kudurmuş, o zaman köpeklerin gözünden bakalım; Haw!

Madem etnik kimliklerine sahip çıkan halkların sokak ortalarında kan revan içinde yığılmalarına insan olarak bakamıyoruz Mikasa’nın, Melsa’nın gözünden bakalım; Haw!

Madem her iki tarafın çektiği acıları öyle de böyle de anlamıyorlar, o zaman Foks anlatsın…

Madem Makam Dağı’nın eteklerindeki ağaçların köklerine değiyor insan kemikleri, o zaman bir de Heves Amca’dan dinleyelim hikâyeleri; Haw!

Madem ‘oranın’ adını, oranın insanlarını hiçe sayıyoruz o zaman bir kez daha koklayalım aslında hayali gibi görünen ama var olduğunu bal gibi de bildiğimiz Arkanya’nın havasını; Haw!

Bırakalım Arkanya’nın rüzgarından bize gelen annelerin, babaların, genç yaşta dul kalan kadınların, ne olduğunu anlamadan büyüyen çocukların sesleri bir kez de böyle düşsün tarihe; Haw diye diye… Ellerinde telsizleri, sarkık bıyıkları, bellerinde taşıdıkları silahın namlusu hep sıcak olanların yıktığı ocaklara bakalım; ama hem ‘Kuzey’dekilerin hem de ‘Güney’dekilerin. Kuzey kimin tarafı, Güney kimin tarafı önemli olmasın. Kuytularda ölüveren, vatani görevlerini yerine getirmek için vurmaya, yakmaya, alıkoymaya ve hatta kaybetmeye programlanmış askerlerin de kafa karışıklığına bir kulak verelim.

Tarafımız olmasın; bir kere de dille, memleketinin neresi, kökeninin ülkenin hangi cehenneminden olduğuna değil de duygusuna bakalım. Sokaklarda, evlerde, orada ya da burada vurulan, kolu bacağı kopan; bunca canlının sonunu getiren ağaca, toprağa, dünyaya küstüren bir savaşın ortasında bu ‘cennet vatanın’ topraklarında yıllarca kan döküldü. Dil yüzünden, din yüzünden, “memleket neresi hemşerim” derken “Ora” deyince kanlı ilan ettiğimiz, düşman ilan ettiğimiz bu cennet vatanda politik çıkarlar uğruna nice cana kıyılırken, her iki taraftan da onca ocağı söndürürken, unuttukları bir şey miydi bu bilmiyorum ama bir gerçek vardı, evet.  Bu gerçeği belki edebiyatımızın birçok eserinde ‘sahiden’, ‘çıkarsız’, ‘tarafsız’ yeni yeni olsa da görmeye başladık. Bizim bu cennet vatanın içindeki o korkunç iç savaş sürerken dolan sadece karakollardaki ya da devlete ait herhangi bir kurumun kağıtları değildi. Dolan sadece toplu mezarlar değildi. Dolan sadece her iki tarafın da anne babalarının gözleri değildi. Dolan kağıtlar vardı, hala da var… Ve dolacaklar da… O kağıtlar ki belki de tarihe not düşen edebiyatımızla daha da dolacak. Ama Türk değil, Türkiye edebiyatıyla dolacak…

Ve işte Türkiye edebiyatının tarihine yazılan bir roman: Haw. Benimki kadar öfkeli bir girişi belki de hak etmeyen bir roman Haw! Diyarbakır’dan bir ses: Kemal Varol’dan. Öfke evet. Belki de bazı hikayelere cuk oturan… Söz konusu hayatsa ve elden devletin birtakım icatları yüzünden gidiyorsa o hayat, geride kalanlara düşen öfke değil de ne? kemal2

Savaşın ve aşkın romanı

Çocukken –ve ben hala- fabl okumayı severdik. O karga, o tilki filan dünyada alıp alabileceğimiz en büyük dersleri verdi bize. Farkında olmama rağmen özüne inmekte direndiğim Haw romanı bir fabl roman. İnsanlar da var elbette (maalesef) ama romanımızın hikayemizin merkezindeki aktörler köpekler. Roman, köpeklerin gözünden 90’lı yılların Türkiye topraklarında yaşanan ama en çok da Kürtlerin yaşamaya maruz kaldığı trajediyi anlatıyor. Varol’un Jar adlı romanından aşina olduğumuz Arkanya’da geçiyor olaylar. Yine çenesine uzayan bıyıklarıyla siviller, yeşil üniformalarıyla devletin yapıp etmelerine asker olanlar var… Faili meçhuller, ortadan kaybolanlar, öldürülenler… Güneyliler ve Kuzeyliler evet. Türkler ya da Kürtler yahut her ne ise… İki taraf var ama aslında bakarsanız Kemal Varol her iki taraftan da bakmayı başarabilmiş. Kemal Varol olan biteni anlatırken sadece her iki taraftan da bakıp anlatmıyor; köpekler tarafından anlatıyor.

Ateşli Kalpler Çetesi’nden bakıyor; Foks’un gözünden, Heves Amca’nın gözünden, çöplükten, Makam Dağı’nın eteklerinden ve hatta bazen Muhterem Nur’a kadar giderek anlatıyor. Ve tabii en önemlisi; Mikasa ve Melsa’nın gözünden, daha doğrusu onların torunlarının gözünden anlatması. İnsan olmak ne kadar mihnetli ise savaşan insanın dünyasında köpek ya da herhangi bir canlı olmak bin katı mihnetli belki…

İşte savaşan, birbirinin kemikleri ve politik çıkarları üzerinde tepinen dünyada Mikasa bir sokak köpeği. Melsa ise bir siyasi partinin… Birbirlerine âşıklar ama biri bir tarafta, diğeri ise öte tarafta… Hatta Mikasa ‘askerlik’ bile yapıyor, yani o devletin köpeği, devletin malı. Melsa ise bir siyasi partinin, öte tarafta olan partinin… Evet, Haw bir savaşın romanı ama en önemlisi bu savaşın ortasında kalan iki köpeğin büyük aşkının romanı… Bizim cennet vatanda, biz insanlar devletin icat ettiği nice savaşlarla, nice rantabl çıkarların kuklası olurken yakıp yıktığımız doğanın bir gün soracağı hesabın ipucunu veriyor belki de Haw. O tabiat ki her iki tarafa da hem cennet hem de mezar olmuş. İşte romandan bir alıntı:  “Olmazsa dağlara sığınırız. Savaş başladığından beri kaç kişinin kemiğini sakladı içinde; bizi de taşıyacak, bizi de koynunda saklayacak bir koyak bulunur elbet. Dağlarda saklanırız. Doğa taraf tutmaz çünkü. Kendisine sığınanların haklı ya da haksız olduğuna bakmaz.”

Kemal Varol’un romanı Haw ‘Türkiye edebiyatının’ son zamanlarda tarihine düştüğü en iyi romanlarından biri…

İSTANBUL ART NEWS EDEBİYAT EKİ- MART 2014

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya