Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
‘Ben’ demenin cevabı edebiyatta yatıyordu

‘Ben’ demenin cevabı edebiyatta yatıyordu

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Almanya’da bir kütüphaneye sadece mayosu ve koca sırt çantasıyla giren bir çocuk… Kitaplarını seçiyor, çantasına dolduruyor ve daha sonra bisikletine atlayıp doğru havuza gidiyor… Havuza ya da okula gitmediği zamanlarda da yine o kütüphaneye kapanıyor. Henüz sadece 9–10 yaşlarında… Ben şaşkınlıkla dinleyip kütüphanede mayolu çocuğu hayal etmeye çalışırken “Kimse kütüphaneye sadece mayosu ile gelen bir çocuğu tuhaf karşılamazdı. Ya da en azından ben öyle hissetmezdim” diyor. Evet, bu haftaki konuğumuz sanat tarihçisi, İstanbul Modern’in Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu. Kitapların gündelik hayatın önemli bir imgesi olarak kabul edildiği bir evde büyümeyen Çalıkoğlu’nun kitaplarla tanışıp kaynaşmasına en büyük etken kütüphaneler…

O yaşta ne yapıyordunuz, ne okuyordunuz peki kütüphanede?
Tuhaf bir benzerlik, bugün sekiz yaşındaki kızımın yaptığı şeyi yapıyordum. Ciltli, resimli büyük kitaplar vardı. Dinozorların hikâyeleri, evrim teorisi, hayvanlar dünyası, makineler nasıl çalışır gibi bilgilendirici büyük resimlerin süslediği kitaplar aldığımı hatırlıyorum bu kütüphaneden. Tam olarak okumak diyemeyiz aslında yaptığıma; bir şeye bakmanın görsel cazibesiydi sanırım.

“King’den kaçarken Pamuk’a yakalandım”
Sonra İzmir’e dönüş… Eşrefpaşa Lisesi’nde 9U sınıfında okuyor. “U harfine vardıklarına göre okulun kalabalığını siz hayal edin. Sınıfta 65 kişi var, 55’i çift dikiş. O dönemde hayatımda kitap ya da kütüphane olmadı. O zaman herhalde en fazla Jules Verne okumuşumdur” diyor. Geliyoruz üniversite yıllarına… Ankara’da, Dil Tarih Bölümü yılları… Okulda bulamadığı 20. yüzyıl sanatçılarına dair kaynakları Goethe-Institut Ankara’nın kütüphanesinde buluyor. İki kere atıldığı üniversiteyi, sekiz yılda bitirmiş. Ben sabırla ne zaman yazarlar ve romanlar girecek hayatına diye beklerken o an geliyor; “Kocaman bir ev düşün ama öyle böyle değil ciddi büyük. İki kişiyiz, kış, yanmayan kaloriferler ve ev çok soğuk. İşten veya okuldan eve geliyorum üşümemek için direkt yatağa geçiyorum ve evin atmosferine dekor olabilecek en karanlık şeyi okuyorum; Stephen King! Neredeyse tüm kitaplarını o kış okumuşumdur. Korku ve gerilimle kendimi yorduğum o günlerde Kara Kitap ile karşılaştım. Yıl 1990. İmge Kitapevi’nin girişteki standı silme Kara Kitap’la doluydu. O zamana kadar bırakın Orhan Pamuk’u hiç bir Türk romancıyla tanışmışlığım yok. Tuhaf, Stephen King’den kaçarken Orhan Pamuk’a yakalandım. Sonrasında uzun yıllar Kara Kitap benim başucu kitabım oldu.”

Ne hissettiniz Kara Kitap’ta?
Ankara’nın o kasvetli ve yalnızlık veren havası sanki Kara Kitap’ın atmosferinde kol geziyordu. İçinde İstanbul’un geçtiği her kelime zihnimde Ankara olarak canlanıyordu. “Boğaz’ın Sularının Çekildiği Gün” bölümü hariç… Ailemin bir parçası İstanbullu, ben de İstanbul doğumluyum. Dolayısıyla bu bölümün yarattığı imgeye de yabancı değildim. Bir de ötekilik meselesi o günün Ankarasında yabancılık efektinin bir parçası olmuştu benim için. Sıhhiye çevresindeki sokakları, Ulus’taki bit pazarını Galip gibi dolaştığımı hatırlıyorum.

Orhan Pamuk’la birlikte Türk edebiyatını keşfettiniz o zaman…
Aynen öyle oldu. O güne kadar Türk romanı veya Türk edebiyatına dair hiçbir şey okumamıştım. Alman eğitim sistemi beni temellendirirken de Türk edebiyatına yer vermemişti. Zaten o dönemlerde okulu da bırakmıştım, çalışıyordum ve evde de sadece kitap okuyordum. Taktik gibi bir şeydi, kendini geliştirmek, kendi okulunu o kitaplarla kendini kurmak gibi bir şeydi benim için… Beni oluşturan bir süreçti Türk edebiyatını keşfettiğim yıllar… Bana deseler ki 1920-50 arası Türk resmini anlat, sular seller gibi anlatırdım. Ama Türk edebiyatını anlat deseler, hiçbir bilgim yoktu. Öyle bir takıntım oldu işte…

Sonra kimler geldi?
Arka arkaya tüm kitaplarına odaklanarak Adalet Ağaoğlu’ndan Bilge Karasu’ya, Pınar Kür’den Oğuz Atay’a, Enis Batur’dan Leylâ Erbil’e İmge Kitapevi’nin kitaplığında gözüme kimi kestirdiysem okumaya başladım. Edebiyat eleştirisi de okumadığımdan yazarlar arasında bir hiyerarşi veya öncelik/ardıllık ilişkisi aramadım. Sadece okudum. Bir tek Oğuz Atay’ı geç keşfettiğime hayıflanırım. Mesela Orhan Pamuk’tan önce keşfetseydim Oğuz Atay’ı diye düşünmüştüm.

Neden?
Tam emin değilim ama nedeni sanat tarihinden gelen bir takıntı olabilir. Sanat tarihi eğitimindeki yamuk taraf budur. Önce, sonra, kronolojik akışlar vardır. Her şey akrabalık ilişkisi dizgesine indirgenir klasik sanat tarihi eğitiminde. Üniversite sonrası çok şükür bu sabit gözden kurtuldum ama nihayetinde o dönemin kuralları böyleydi.

“Okuduğum kitaplar bana yol gösterdi”
Sanat tarihi dışında okuduğunuz kitaplar sanat yazarlığınıza ne kazandırdı?
90’ların ilk yarısında sanat üzerine yazılar kaleme almaya başladım. İster istemez şunu hissettim: yazabilmem için okumam lazım. Bir dil arıyorum, ama hangi dilde kendimi ifade edeceğim? Sanat üzerine yazmaya niyetlenen herkes muhtemelen aynı sorgulama ve eleştirel kavrayıştan geçiyordur. Sen kimsin ve kimin adına konuşuyorsun? Kişinin o yaşlarda kim olduğuna karar vermesi bir hayli zor. Nihayetinde sana hiç bir şey vaat etmeyen ve klasik sanat tarihinden öteye geçmeyen okulunu yeni bitirmişsin, iyiden iyiye sanatın taşrası haline dönüşmüş bir kentte her şeyin kalbinin İstanbul’da attığını görmüşsün, senden önce yazılanları neler kaçırdım diye hayıflanarak okumuşsun. Yol göstericin yok, hiçbir gruba dahil değilsin, sanat ortamının gruplaşmalar ve ilişkiler sistematiği üzerine kurulu olduğunu bilmiyorsun. Bir süre yazdığım bütün yazılarda okuduğum yazarlara ve üsluplara dönüştüğümü tahmin ediyorum. Aradığım “ben” yerine büyük bir “biz”in parçası olarak kalabalığa karışmak çok daha garanti ve kolay bir yöntemdi. Abartılı gelebilir ama cesaretle “ben” demenin cevabı sanatta değil edebiyatta yatıyordu ve az önce saydığım yazarların tüm külliyatı bana yol göstermişti.

O kısır 90’lardan sonra bugünün sanat kitaplarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün tabii ki durum oldukça farklı. İçerik olarak nitelikli, güncel sanat ortamının nabzını tutan sayısız kitap yayımlanıyor artık. Sanatın popüler algısı ister istemiz yayınevlerinin politikalarına da yansıyor demektir bu. Birbirinin benzeri çok yayın olmakla birlikte sanatın doğasına referans veren ilginç kitapların çevirileri de yapılıyor artık.

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya