Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Ben kitaplarla konuşurum

İstanbul Kültür Sanat Vakfı Genel Müdürü ve Avrupa Kültür Vakfı Başkanı Görgün Taner. Plak koleksiyonu yaptığını, gravüre, eski kitaplara çok meraklı olduğunu biliyordum. Edebiyatla ilişkisinden ise bir konuşmamızdan hatırımda kalan Sevgi Soysal’ı çok sevdiği idi. Geçen hafta Büyük Pazarmezatı’nın Arslan Kaynardağ koleksiyonunun müzayede çıktığını öğrendiğimde kendisine “Hadi gidelim” dedim. Heyecanlandı. Biliyordum, kitapçıya gidelim deseydim o kadar sıcak bakmayacak ve hatta “Beni boş ver” diyecekti. Bu müzayede onu kandırmak için iyi bir fırsattı. Müzayededen bir gün önce Pazarmezatı’nda buluştuk. Gıcırdayan dolap kapaklarının içinde, yılların tozunu tutmuş kitapların arasında başladık konuşmaya.

İlk durağımız çocukluk. Baba demiryollarında memur. Haydarpaşa’da bir lojmanda, bahçe içinde daha izole bir hayat. Öyle sokağa çıkıp oynamak, top koşturmak falan yok. Önce anne evde kitap okuyor. Daha sonra kendisi yavaştan çocuk klasiklerine geçiyor: “Tabii çocuk klasiklerinin hepsini okumuştum. Okula gider gelir, ödev yapar sonra kitap okurduk. Radyo tiyatrosu vardı. O da okumaya tekabül ediyordu mesela. Başka türlü bir düş zenginleşmesini getiriyordu. Şimdiki çocuklar gençler bir telefonla tüm dünyayı yanlarında taşıyor. Bizim dünyayla aramızda bir mesafe vardı. Bir şeyler öğrenmek için çaba sarf ederdik ve kitap okurduk…”

Üniversite yılları nasıl geçti?
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuyum. Tarih zaten okumak demekti. Bizim zamanımızda yıldız hocalar vardı. Mesela Günay Kut sayesinde bir senede Osmanlıcayı öğrendim. O senenin sonunda Aşiyan’daki mezar taşlarını okuyabiliyorduk.

Şimdi?
E unutuyorsun. En üzüldüğüm şeydir, hayatım biraz yavaşladığında yeniden eski Türkçeye döneceğim. Çünkü çok eski Türkçe kitabım var nasılsa bir gün zamanı gelecek diye aldığım.

Ne var mesela?
Mesela ilk Türk yemek kitabı var;  Melceü’t Tabbahin… 1838’de Mehmet Kâmil yazmış. Günümüz Türkçesi de var ama ben onu eski dille kendim çözüp, öyle okuyup yemek yapmak istiyorum.

Çok kitap biriktiriyorsunuz sanırım.
Evet biriktiriyorum. Tek lüksüm kitap koleksiyonum. Gravürlere çok düşkünüm, nadir eser alıyorum, plak peşinde koşuyorum. Bizim para görmüş halimiz de bu oluyor… Zamanları gelecek tabii. Bunların hepsini okudun mu sorusu var ya. “Hayır okumadım” diyorum ama onların orada, kitaplığımda durması bana bir güven duygusu veriyor. Hep okuduğum şeyleri de almıyorum. Gravürler, seyahatnameler alıyorum. Herkes gibi iş yoğunluğu var. Ama bir gün okuyacağımı biliyorum. Diyorum ya kitapların orada durması bana güven veriyor. Sende de öyle olmuyor mu?

Bitirmediğim ama arada gidip birer paragraf okuyup sonraya bıraktığım çok olur. Tuhaf bir ilişki galiba…
Aynen öyle. Çiçeklerle konuşmak, onlara dokunmak gibi. Kitaba çiçek muamelesi yapacaksın. Her sabah sanki susamışçasına eline alıp, dokunup içinden bir iki şey okuyup geri yerine koyacaksın. Ben kitaplarla konuşurum; alırım raftan, kapağına bakarım, sayfalarına bakarım, sonra geri yerine koyarım. Bazılarını alıyorsun, kapağını bile açmak istemiyorsun.

Neden?
Ya hayal kırıklığına uğrarsam diye… 20’li, 30’lu yaşlarımda Türkiye’den okuduğum insanların üzerine son on beş yıldır yeni hiçbir yazarı okumadığımı itiraf edeyim.

O zaman oraya gidelim. Kimler var?
Tomris Uyar var, Sevgi Soysal var. Benim en çok okuduğum yazardır Tomris Uyar.

Neydi sizi Tomris Uyar’a çeken?
Ben onu çok büyük cümleler kurmayan ama gündelik hayatın içerisindeki duyguları bir şekilde açığa çıkaran birisi olarak okudum. Sanki kız arkadaşım yazıyormuşçasına… Tomris Uyar başka bir şeye benzemez. Sevgi Soysal da öyle…  Tek başına ayakta durabilen yazarlar oldukları için yani aslında biraz da hayattaki duruşları nedeniyle onları çok sevdim. Toplumda itilen ne varsa onları yapıyorlarmış. Onların muadili bir yazar var mıdır? Herhalde yoktur, değil mi?

Yetmişlerden bahsediyoruz ya, o dönemde şiir de var tabii…
Devrim duygularını açığa çıkaran şiirler okurduk. Nâzım Hikmet, Hasan Hüseyin… İzzet Yasar var mesela. Haydar Ergülen ODTÜ yıllarımdan arkadaşımdı. 80’li, 90’lı yıllarını çok beğenirim ama sonrasında maalesef takip edemedim. Şimdi düşünüyorum da Hasan Hüseyin’in günümüze kalmayışını hayretle karşılaşıyorum. O zamanki duygularımızı dışa vurmamızda Hasan Hüseyin şiirleri önemli bir etkendi.

“Bir bakıyorsun Abdülhak Şinasi Hisar imzalı”
Hadi koleksiyon kitaplarına bakalım deyip hareketleniyoruz. Oğuz Atay’ın Tutunmamayanlar’ına bakıyoruz. İmzalı ve ilk baskı. “Bende var. İmzasız ama ben ta o zaman almışım. Demek zamanında değer vermişim. Bendeki bana daha değerli geliyor” diyor.

İmzalı kitap… Bana okurla yazarın anısını çalmışım gibi geliyor…
İmzalı kitaplar benim için pek bir şey ifade etmiyor. Bir yazar başka birine imza atıp vermiş. Sen kitabı açıyorsun ama senin değil.

Bir yandan da almak istiyor insan…
E tabii, bir bakıyorsun Abdülhak Şinasi Hisar imzalı… Alıyorsun ama o başka bir duygu, sahip olma duygusu işte. Bir de ben kapağı için çok kitap almışımdır. Kapak da kitap aldırır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş kitabının birkaç farklı baskısı var. Kapağı için aldım. Kapak ve tasarım önemli.

“Gravürlerle başka bir dünyaya giderim”
Bu arada seyahatname rafındayız. Julia Pardoe’nun The Beauties of Bosphorus kitabını görüyoruz. Görgün Taner anlatmaya başlıyor. “Bak bu kitap bir hazine. İş Kültür Yayınları Türkçede bunu basmıştı. W.H Barlett çizmiş. Boğazı anlattığı gravürlerin de olduğu en tanınmış seyahatname budur. Diğeri de Robert Walsh’un. Gravürler Thomas Allom. Zaten Barlett ve Allom o dönemin en iyi iki çizeridir.” Az ileride Melling’in Harem gravürünü görüyoruz. Taner’de yine bir heyecan. “Melling de çok iyidir. Harem de onun en nadidelerinden biri. Bir de Kâğıthane gravürü vardır, en küçük detayların bile işlendiğini görürsün. Gravürler beni başka dünyaya götürür. Saatlerce hayal ederim o dönemi.”

Ertesi gün, yani müzayede günü ellerimizde adımıza numaralarla kayıtlı bayraklar, dizlerimizde müzayede kataloğu yan yana oturuyoruz. Arada kendi alanlarımıza göre bayraklarımız kalkıyor. Direndiğimiz de oluyor, pes ettiğimiz de… Ben Edip Cansever ilk baskılarını kolluyorum. Taner de çok kez bayrağını kaldırıyor. Yine eski basımlar ve nadir kitapların peşinde… Arada kapakları gösteriyor bana.  Muhteşem nadir baskılar gözümüzün önünden geçip gidiyor. Bizden –en azından benden- daha profesyonel ve meraklılarını görüyoruz. Rekabetçi değil, arada kim aldı diye bakıyor, “İyi yabancıya gitmedi, ona yakışır” diyor.  İşte böyle bir okur Görgün Taner…

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya