Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Benim için klasik, Don Kişot’tur

Konuğumuz oyuncu Berke Üzrek, mekânımız Beyoğlu Mephisto. Çok satan ve yeni çıkanların bir arada olduğu masanın önünde duruyoruz. Eline ilk Kavga- Arap Baharı’nda Türk Dış Politikası adlı kitabı alıyor. “Bak” diyor “mesela bu aralar bu kitabı edinmek lazım.” O arada Müjdat Gezen’in Naftalin Bozulmuşsa kitabını görüp, karıştırıyoruz. Berke Üzrek Müjdat Gezen Sanat Merkezi mezunu, Gezen’den Geleneksel Türk Tiyatrosu dersi aldığını söylüyor ve söz Sait Faik’e geliyor. Tiyatro eğitimi boyunca Sait Faik’in hikâyelerini oyunlaştırmış. En sevdiği hikâyesi ise Hişt Hişt! Bu sırada Fatih Akın: Sinema Benim Memleketim kitabını görüyor ve benim bu kitabı işim gereği de okumam gerekiyor diyor ve ekliyor “Ben aslında kitapları ikiye ayırıyorum… İşimle ilgili olan kitaplar. Mesela oyunlar var. O kadar çok oyun okudum ki artık hepsi birbirine karışıyor.”

Oyun dışında neler var?
Felsefe ve psikanaliz kitapları. Aslında o da biraz işle ilgili. Sonuçta oyunculuk insanla ilgili bir iş. İnsan psikolojisine farklı bakış açıları getiren kitapları okuyorum. Mesleki olarak çok besliyor.

Yakın zamanda ne okudunuz?
Eckart Tolle’un Var Olmanın Gücü’nü okudum. Çok güzeldi. Ben galiba çok seçiciyim kitaplar konusunda. Mesela kurgu çok sevmiyorum, bu yüzden iyi bir roman okuru olamadım. Sosyolojik konulara daha çok yakınım. Jiddu Krishnamurti vardır, onu severim. Jacques Lacan severim. Slavoj Zizek’i çok severim, Yamuk Bakmak kitabı hayatımı değiştirmiştir.

“Shakespeare ve Moliere’den sonra oyun yazan yok mu?”
Kitapları karıştırırken Mehmet Güreli’yi görüyoruz, azcık laflıyoruz, her zamanki nazikliğiyle “söyleşi yapıyorsunuz araya girmeyeyim” deyip kitap rafları arasında kayboluyor. Bu arada biz de hedefe –bana göre- gidiyoruz: tiyatro kitapları… Sorum yok ama bir kapı açıyorum;

Tiyatro kitapları bölümündeyiz…
Türk tiyatrosunun ne durumda olduğunu görmek istiyorsanız burada olmanız lazım zaten.

Nedir durum?
Sadece burası değil, herhangi bir kitapçıya gidip bakın 60 santimlik beş tane raftan daha fazlasını bulamazsınız… Hep aynı kitaplar vardır. Bir raf her zaman Shakespeare. Bize göre İngiltere’de Shakespeare’den sonra, Fransa’da da Moliere’den sonra başka yazar çıkmadı.

Yeni oyun yazarları ve yeni oyunlar Türkiye’de basılmıyor mu?
E tabii. Mesela 2012 yılında İngiltere’de hangi yeni oyunlar, neler oynandı bilmiyoruz. Daha öncesini de… Bir ara şöyle bir şey düşünmüştüm; Türkiye’de filoloji okuyanlara, son sınıfta olanlara bir yükümlülük getirilse ve birer oyun çevirseler. Sonra bunlar arasından iyi olanlar bir ödenekle satın alınsa öğrencilerden ve kitap olarak yayımlansa. Hem öğrenciler için ciddi bir çalışma olurdu. Tiyatro metni çevirmek de çok canlı bir şey çünkü. Biz de birçok oyuna ulaşırdık. Dünyada neler olup bittiğini anlamadan tiyatromuzda bir atılım yapmak zor. Zaten Türk tiyatrosu bir gerileme döneminde.

Kültür Bakanlığı?
Desteklemeli tabii ama Kültür ve “Turizm” Bakanlığı işte… Ben bir kere Başbakan Erdoğan’ı rüyamda görmüştüm; “kültür bakanlığı ile turizm bakanlığını ayırsak daha iyi olmaz mı” diyordum. Anca rüyamda görürüm herhalde.

“Ferhan Şensoy yıllar sonra anlaşılacak”
Söyleşiye başlamadan önce twitter’da tt olan #belediyeninonundekifiskiyeyikimkırdı sorusu aklıma geliyor. Ankaralı Behzat Ç.’nin Cevdet’i var karşımda. Sahi, kim kırdı diye soruyorum, gülüyor. “Ben tanışmıştım Melih Gökçek’le. Twitter’dan konuşmuştu hep…” diyor. Bu arada Edgar Allan Poe külliyatını gösteriyor. “Çok severim. Annesi de dönemin en ünlü aktrislerinden Eliza Poe’du. Poe benim için hikâyeciliğin başlangıcı, başucu yazarlarımdan biridir.” Üst raflarda Cervantes’i görüyor, heyecanlanıyor… “Benim için klasik, Don Kişot’tur. İspanya Kralı’nın mektubunu da eklemişlerdi benim okuduğum baskıya… Ciddi kitap filan zannedersin, ilk okuduğum zaman kahkahalarla gülmüştüm. İleride komedi türünde bir şey yapacak olursam elime alacağım ilk kitap Don Kişot’tur. İkincisi de Ferhan Şensoy’un kitapları olur. Dili çok ilginçtir; gündelik, akıcı ve zekâ dolu.  Aziz Nesin de öyle. Ferhan Şensoy bir dil cambazıdır. Otuz küsur kitabı var, hepsini okudum ama bana sorarsan ressam muamelesi görüyor.

Nasıl yani?
Hani ressamlar öldükten ve dönemi geçtikten sonra fark edilir ya. Bence Ferhan Şensoy’un yazarlığı da yıllar sonra anlaşılacak. Biz Ferhan Şensoy’u oyuncu olarak tanıyoruz ama o bir taraftan da yazar. Biz farkında değiliz.

Televizyon dünyasında durum ne?
Şöyle bir sorun var; seyirci anlar mı anlamaz mı gibi bir küstahlık mevcut. Önemli olan soru şu: Biz bunu anlıyor muyuz? Ben okuduğum zaman senaryodaki espriyi anlıyor muyum acaba? Ben anlıyorsam seyirci de anlıyordur. Adamın biri bir senaryo yazdı, seyirci bunu anlamaz dendi ve o adam yazmayı bıraktı mesela… Böyle böyle insanları kaybediyoruz. Bir şeyi ortaya koyacak bir merci var; yapımcı ya da yayınevi mesela. Bunlar da satış kaygılı oluyor. Farklı bir senaryoyu çekmedikten, farklı bir kitabı basmadıktan sonra nasıl anlayacağız ki tutup tutmadığını ya da o anlamda seyircinin sevip sevmeyeceğini?

 “Behzat Ç.’nin senaristini bile aslında kimse bilmiyor”
Romandan uyarlanan  Behzat Ç.’nin başarısına gelelim o zaman…

Televizyonda Serdar Akar’ın başarısı. Kitabı tozlu raflardan çıkardı ve dizi yaptı. Dizinin yazarı da Ercan Mehmet Erdem’dir. Emrah Serbes romanı yazmıştır ve ilk birkaç bölüm dizi senaryosunu yazmıştır sadece. Dizi 96 bölüm, gerisini Ercan Mehmet Erdem yazdı. Türkiye de senarist eksikliği varken ve Ercan Mehmet Erdem ortaya çıkmışken işin içinde olan haricinde kimsenin onu bilmiyor olması da üzücüdür.

Siz diziden önce romanı okumuş muydunuz?
Hayır, ben ilk senaryoyu okudum, sonra da Erken Kaybedenler’le Behzat Ç serisini okudum.

Peki, bir roman okudunuz ve “Ah keşke film olsa, dizi olsa da şu karakteri de ben oynasam” dediniz mi?
Puslu Kıtalar Atlası’nda Bünyamin’i oynamak isterdim. Çok severim Anar’ın romanlarını…

“Silkinip kendimize geldik”
Nasıl ‘Okur’sunuz söyleşilerinin dördüncü söyleşisi bu. Dört konuğumun da İhsan Oktay Anar’ın adını cümle içinde kurarken ki heyecanları ve mutluluğu “işte bu” dedirtiyor. Üzrek de sıkı ve “mutlu” bir Anar okuru. Başka yazarları da merak ediyorum; Oscar Wilde diyor, Irwin Yalom diyor. Bu arada söyleşinin sonlarına doğru öğreniyorum ki aynı zamanda sıkı bir Arthur C. Clarke ve Isaac Asimov okuruymuş, bilim kurgu çok severmiş. “E neden başlarda söylemediniz ben de hiç sözünü açmadım” diyorum. “Ben bilim kurguya bayılırım aslında ama ne bileyim bilim kurgu sanki gevşek bir türmüş gibi algılanır ya…” diyor mahcup bir ifadeyle… Son olarak Gezi Olayları’na geliyoruz. Berke Üzrek şöyle diyor: “Yaşadığımız süreç hazine değerinde. Türkiye birbirine merhaba demeyen insanlarla doluydu. Şimdi burada birine bir şey olsa, birinin başına bir şey gelse herkes koşar, örgütlenir. Gezi hareketiyle çok şey aşıldı bence. Korku psikolojisi kalmadı, silkinip kendimize geldik.”

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya