Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Bizim bu çocuklara borcumuz var

Bizim bu çocuklara borcumuz var

FOTOĞRAF: BİRHAN KESKİN
FOTOĞRAF: BİRHAN KESKİN

Gidiyor Hayriye. Babasının “Bitirgen”i; 18 yaşında, o soğukta, kent daha uyanmamışken, 18 yıldır yaşadığı o evden gidiyor. Başka soğuklara, başka evlere, üniversite koridorlarına, ateşli devrimcilerin yumruklarını sıkıp haykırdıkları eylem kalabalıklarına, aşka, kendini bulmaya, var etmeye ve hayal kırıklıklarına. Büyümek deniyor buna.  Ama Figen Şakacı’nın da dediği gibi canı çıkıyor Hayriye’nin. Yutuyor dünya onu. Olsun. Savaşıyor yine de ama en çok kendiyle belki. Şakacı Bitirgen adlı uzun hikâyesinden sonra işte o büyümüş kızla, Pala Hayriye’yle yeniden çıkıyor karşımıza. Ve bize kendi büyüme hikâyemizi, büyüdükçe zaman zaman nasıl küçüldüğümüzü anlatıyor bir döneme ayna tutarak.

Pala Hayriye, Bitirgen’le başlayan üçlemenin ikincisi. Bitirgen büyüdü ve kendini dünyanın kollarına mı attı?
Bitirgen’e başlarken niyetim, bir kadını çocukluğunun elinden tutarak bir yolculuğa çıkarmaktı. Çekirdek aileden başlayarak etrafını saran tüm kalın duvarları aşıp kendine yeni bir yol haritası çizişine, tüm şiddetiyle üstüne gelen dayatmalara karşı verdiği varoluş mücadelesine yakından, içerden bakmaktı. Bitirgen 80’lı yıllarda darbelerle büyüyen küçük bir kızdı. 18 yaşına geldiğinde yaptığı ilk şey zırh gibi bedenine yapışan o çekirdeğin içinden kaçmak oldu. Hayriye, 90’lı yıllarda bir üniversite öğrencisi olarak içine girdiği ortamlarda, çocukluğunda cevabını aradığı pek çok soruyla yeniden karşılaştı. Bitirgen, büyümenin netameli sürecini çocuk aklı ve kalbiyle dillendirmişti, Hayriye ise beden bilincini, kendilik hakkını, erk’ek dünyasına karşı kadınlığı kuşanmayı öğreniyor. Uzlaşmazlığı, uyumsuzluğu, yalpalaması, hiçbir şeye ve kimseye tutunamayışı, etrafında ve kendi içinde olanları anlama ve anlamlandırma çabasıyla, her iki kahraman birbirlerinin mütemmim cüzü elbette. Bitirgen aileyle ve okulla sınırlı dünyasında kendine yeni bir evren yaratmak için kimsenin anlamadığı bir dil uydurmuştu, Hayriye de içinde bulunduğu ortamların dilini ağzında bir türlü döndüremedi. Sonuçta her ikisi de büyüme sancısı çekiyor ve evet büyümek bir türlü bitmiyor. Malum büyümenin fıtratında hamlıktan olgunluğa geçiş vardır ve bu ikisi arasındaki zar çok incedir. Oldum derseniz yırtılıverir.

“Babasının Bitirgen’i, anasının kızı, kimsenin karısı olmadan yaşamanın tadına bakıyorum” diyor Hayriye. Aslında alt okuma yaptığımızda Hayriye’nin yaftalandığı bir kimliği, sistem tarafından bedenine biçilmiş bir elbisesi yok. Var da yok. Onun bu kimliksizliğini nasıl yorumlarsın? Aldığı o tat bir taraftan da acı değil mi?
O cümle Amin Maalouf’a selamla “Ölümcül kimliklerden azade” diye devam ediyor. Yani Hayriye adının yanına iliştirilecek herhangi bir sıfatla değil, özündeki hakikatle ilgileniyor yaşı ilerledikçe… Zaten Pala’dan kurtulana kadar canı çıktı, bir de başka bir sıfatla yaftalanıp, ona uygun davranmak için çabalayacak mecali de kalmadı. O, şehir hayatı içinde ve fazlasıyla erkek bir dünyada var olmaya çalışan kadınlardan biri. Solcuların, sanatçıların, gazetecilerin, komşuların, otobüsteki adamın ona bakınca ne gördüğüyle değil, kendi içine eğildikçe, kendini kazıdıkça ortaya çıkanlarla ilgileniyor. “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyen Simone de Beauvoir’ın açtığı yolda ilerlemeye çalışıyor. Köksüz, aidiyetsiz, kenar süssüz, yalın ve yalnız başına katettiği bir yol bu. Acı mı bilmem, Hayriye olsa kekre der, yüzünü ekşitirdi.

Tarihin uzantılarından etkilenen ve beslenen bir de dönem görüyoruz; 90’lar. Devrimci hayallerin yıkıldığı ve belki de zaten sıkı sıkıya bağlanılmadığını anladığımız bir dönem belki. O yumruğu havadan inmeyen ateşli Türker bir reklamcı oluyor. Bu hayal kırıklığını siz nasıl değerlendirirsiniz?
1980 darbesinde 11 yaşındaydım, 90’larda üniversiteli bir genç. Arkamızda kayıplar, sürgünler, idamlar, işkenceler, önümüzde de Özal’ın pohpoladığı paraya endeksli yükselen değerler vardı… Biz bir grup genç, bir arada olursak bizi kimse yıkamaz diye düşünüyorduk ama tel tel döküldük. Kimimiz düzene uyumlandırdı kendini, kimimiz hâlâ sol düşüncenin her şeyden önce bir ahlak, bir yaşam biçimi olduğunu unutmadı… Türker hapishaneden çıktığında içine düştüğü bu “yeni dünya düzenine” evlilik kurumuna, yeni arkadaş çevresine ayak uydurmaya çalışarak ve solculuğu artık hobi olarak devam ettirerek yaşayacaktı belki ama Hayriye’nin ona yüklediği anlamlardan, hayallerden de bihaberdi. Onun varoluş biçiminin Hayriye için bir vaat olduğunu anlamadı ya da ilgilenmedi. Ama sonuçta mahpusluk, işkenceye maruz kalmak gibi ağır bedeller ödedi. Hayriye de zaten bu bedelleri bildiği için ondaki değişime karşı suçlayıcı ya da yargılayıcı davranmıyor, onların gittiği yola sapmayarak kendi seçimini yapıyor. Yaşadığı hayal kırıklığı Türker dolayımıyla tüm bu değişime, bu saçılmaya aslında…

PALA HAYRİYE Figen Şakacı İletişim Yayınları 2014, 175 sayfa
PALA HAYRİYE
Figen Şakacı
İletişim Yayınları
2014, 175 sayfa

Figen Şakacı bugünlerde bu ülkeye bakınca ne görüyor? Hem siyasi hem de toplumsal olarak Hayriye’ye düşen ne olacak?
Üçüncü kitap şimdiki zamandan sıçrayacak, bu kadar net çizgilerle işaretlenmemiş daha belirsiz bir fonda ilerleyecek. Bir yaşlılık hikâyesiyle sonlandırmayı düşünüyorum bu üçlemeyi. Hayriye bir roman kahramanı olarak siyasi sorumluluğu olan ve okuruna bunu vaat eden bir kahraman olarak anlaşılsın istemem.

Adalet terazisi her zaman dingildekti, hukuku Erdal Eren’i asmak için yaşını büyüterek düzenledi, apoletleri parlattı, polislerin sırtını sıvazladı. Ama beri yandan 1968’de, 78’de bu düzene karşı durmak için canlarını feda edenler oldu. Yılgınlık, umutsuzluk her şeyden önce onların anısına, davasına ayıp etmek gibi geliyor bana. Artık eskiyen ideolojik şablonların yerini şimdi farklılığıyla ışıldayan, kendi olma hakkını özgürlük mücadelesinin başlığına taşıyan, iktidara ortak olmak yerine kendi yaşam biçimini, özlük hakkını savunan, farklılıklardan korkmayan, yalnızca ve yalnızca kendini temsil etmeyi seçen, bunun için kendine bir çatı aramayan yeni bir muhalefet biçimi yaratıldı. Bu nedenle inançlar üzerinden ayrımcılık yaparak, bir intikam timi gibi üzerine gelen iktidara itiraz etmek için  üçün beşin bir araya gelmesini beklemedi Gezi’dekiler. Kimse yanındakine sen kimlerdensin diye sormadı, kimlerden olduğunu bayrak açarak ilan edenlere de ilişmedi. Tomaların önüne cesurca “sık bakalım, sık bakalım” diye yatanlara, öldürülen gencecik çocuklara karşı sorumluluğumuz, borcumuz var bizim. Ödemeden gitmeyelim bu dünyadan.

RADİKAL KİTAP
NİSAN 2014

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya