Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Çaldıysam Oğuz Atay’dan çaldım

Çaldıysam Oğuz Atay’dan çaldım

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Telefon çalıyor, “Eyvah gelemiyor mu acaba” diyorum. Röportaj vermeye çok da meraklı olmadığını biliyorum. “Hep aynı şeyler” diyor, bu röportajı da kitaplar hatırına kabul etti. Tedirgin bir şekilde telefonu açıyor ama sonra rahatlıyorum. “Ben geldim, Anish Kapoor sergisini geziyorum” diyor. Buluşur buluşmaz ilk “Sergiyi nasıl buldunuz” diye soruyorum. “Çok çağdaş” diyor ve bana soruyor. Sonra bir soru daha; “Ne kadar çok kitap okuduğumu anlatmayacağım değil mi? Ben zaten üniversite yıllarına kadar bilinçli bir şekilde okumadım da” diyor. “Ben çok okurum, bilirim” havasında değil. Çok rahat ve samimi. Merakım daha da artıyor. Kitaplarla başlayıp, memleket meselelerine kadar gidiyoruz…

Çocukluğunuzun geçtiği evden başlayalım…
Öğretmen anne babanın çocuğuydum. Annemle babam çok farklı iki insandı. Annem beş vakit namaz kılardı, dindardı… Babam ise komünist ve ateistti. Babam tarihe çok düşkündü, o yüzden hep tarih kitapları okurdu. Annemin öyle okumaya filan çok vakti olmazdı. Benim kitap okumaya başlamam üniversite yıllarında başladı.

O zamana dek okumadınız mı?
Yok, ben hep resim yapıyordum. Gerçi klasikleri lise yıllarında okumuştum ama yeniden okumak lazım. Mesela Suç ve Ceza’yı yeniden aldım. Çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum. O zamanlar bilinçli bir okur değildim.

Babanızın tarih kitaplarına merakı size bulaşmamış sanırım…
Yok, ben sevmiyorum, çok sıkılıyorum tarih kitaplarından. Sosyal tarih, antik Yunan değil ama böyle şanlı tarih anlatımını sevmiyorum; o onu kesmiş, bu bunu doğramış, savaşlar, o kadar insanı yendik, şu kadar insanı denize döktük tarihi bana çok sıkıcı geliyor.

Neler okudunuz son zamanlarda?
Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar kitabını çok sevdim. Bir de en son okuduklarım arasında en çok sevdiğim Murat Menteş oldu. Ruhi Mücerret’i okudum, çok güldüm. İronik anlatımı harika. Afili Filintalar tayfasını seviyorum zaten. Hem çok ciddiye alıyorlar yaptıkları işi hem de ciddiye almıyormuş gibiler. Edebiyat paralamıyorlar. Edebiyat paralayanları sevmiyorum.

Kimdir sizin yazarınız?
Oğuz Atay. Çok iyi bir yazar. Her okuduğumda aynı tadı veriyor. Tehlikeli Oyunlar’ı sıkılmadan defalarca okudum.

Oğuz Atay’ı sizde “iyi yazar” yapan ne?
Çok güzel ifade ediyor kendisini. Onu çok iyi anlıyorum. Hem çok güncelleştirebiliyorum, hem okurken hayal edebiliyorum. Mesela “Bu kadın kesin Ortaköy’de oturuyordur, on tane de kedisi vardır” diyebiliyorum.

Uyarlamalara nasıl bakıyorsunuz?
Ben bir ara kafaya takmıştım ne uyarlayabiliriz diye. Hatta Pakize Barışta’ya gitmiştim. Çok kötü eserler var, onları çok kolay sinemaya televizyona uyarlayabilirsin. Ama iyi eserleri uyarlamak çok zor, çok çalışmak gerekiyor. Benim denemelerim var ama.

Ne mesela?
Ben Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ını yapacağım.

Yapmayı düşünmüyorsunuz yani, kesin yapacaksınız?
Tabii tabii… Yapıyorum hatta arada senaryosunu yazıyorum. Biraz uzun sürecek ama yapacağım. Çünkü ben Oğuz Atay’ı çok iyi anladığımı düşünüyorum.

Türkiye anladı mı peki sizce?
Çok erken öldü. Belki o kadar erken ölmese yaşarken anlaşılabilirdi. Ben her okuduğumda onu daha iyi anlıyorum. İnsan bir yazarı okudukça ve anladıkça kendini daha iyi hissediyor.

“Edip Cansever’i anlamaya çok çalıştım”
Bu arada aklına bir kitap geliyor. Hiç unutmadığım bir kitaptır, çok etkilenmiştim diyor ve devam ediyor: “Fecr-i Ati edebiyat döneminin en önemli yazarlarından Cemil Süleyman. Romanın adı da Siyah Gözler. Ta kaç yıl önce okuyup, çok etkilenmiştim. Etrafımda şöyle güzel, böyle güzel diye anlatıyorum ama kimse tanımıyor. Genç ve dul bir kadın, mahalledeki genç bir çocukla aşk yaşıyor. Bir tek Yıldırım Türker biliyordu romanı. O da çok beğenip yıllar önce bir gazetede fotoromanını yapmış.”

Konuşuyoruz. Bir yazarı anlamak, kodlarını çözebilmek ve “ben onu anlıyorum” diyebilmek üzerine gidiyoruz… Arada şiire bulaşıyoruz. “Murathan Mungan severim” diyor, ardından da “Omayra” diye ekliyor. İkimiz de aynı anda “Cevabı ömür süren bir soru bıraktım/ mendili kan kokan sevgili arkadaşım ” diye mırıldanıyoruz. Atılıyor hemen: “Ölürüm ona. Bir aşk bu kadar mı güzel anlatılır? Çok güzel, çok…” Sonra şiiri, şairi anlamaya geliyor söz… “Ben mesela Edip Cansever’i anlamıyorum” diyor…

Edip Cansever’de sorun ne size göre?
Çok hikâye anlatıyor, çok detay veriyor belki bu yüzden. Tragedyalar mesela ya da Ben Ruhi Bey Nasılım… Ben şiiri hayalimde öyle canlandırmak istemiyorum. Ben bulmak istiyorum, içimde bir yere dokunsun istiyorum. Edip Cansever’e dokunan bir şeyden kendime dokunanı bulmaya çalışıyorum. Ama ben orada sadece Edip Cansever’e dokunanı görüyorum. İnan çok denedim Edip Cansever’i anlamayı ama yok. O kadar kişi anladıysa var tabii bir şeyler ama ben anlamadım.

Okuyamadığınız kitapları merak ettim…
Mesela aforizma kitapları var ya, beylik laflar eden. Hiç okuyamam onları. Bana hiçbir şey ifade etmiyor. İnsanlar öyle şiirli konuştukları zaman da anlamıyorum. Bir de pembe dizi gibi, kolay okunur kitaplar vardır ya… Hiçbir edebi değeri olmayan, sadece bir olayı anlatan kitaplar. Onlara da katlanamıyorum. Neden okuyayım ki? Tabii bir de anı kitapları var, onları da okuyamıyorum.

Anı kitapları niye?
Ya sen bir sanatçısın… Yazmış; “Ben ona bunu dedim, o bana şunu dedi, arkamı bile dönmeden vurdum kapıyı çıktım.” Ne anlatıyorsun? Bu mu? Bir şey anlat bana. O dönemde ne oluyordu da bu oldu? Mesela ben bir anı kitabı yazsam o dönemin sosyo-politik durumunu yazarım. “Böyle şeyler yaşandı o dönem, çünkü…” diye. İşte şu yüzden oldu, bu yüzden bunlar oldu gibi. Çoğunluktan bahsediyorum tabii, aralarında iyi olanlar elbette var.

Tarih sevmiyorsunuz ama tarihsel kurgu seviyor musunuz peki? Mesela piyasada yüzlerce kurgusal tarih kitapları var; işte sultanın aşkı, haremin gülü gibi gibi…
Ben onları önceden okumuştum. Çünkü önceden Hürrem’i ben oynasam diye düşünmüştüm. O dönemi anlamak için de öyle kitapları okudum evet.  Şimdi hiç bakmıyorum tabii.

Okuduğunuz roman ve hikâyelerin karakterleri oyunculuğunuza ne katar? Mesela o an okuduğunuz şeyi oynamaya çalışır mısınız?
Bir kere çok iyi anlatılan karakterleri okurken “acaba ben olsam nasıl oynarım” diye düşünürüm evet, bir yandan da oynamaya çalışırım. Öyle deli bir yanım vardır. Oblomov’u okurken mesela, şöyle durur, eli böyle titrer diye oynamaya çalışırım karakteri. Bir rolü oynarken okuduğum kitapların karakterlerinden çaldığım fikirler de oldu. Çaldıysam Dostoyevski’den çaldım, Oğuz Atay’ın kahramanlarından çaldım.

Gelelim memleket meselelerine…
Çok sinirliyim ben bu konuda. Valla nereye varacak bilmiyorum. Sen devletsin değil mi? Büyüksün. Senin geri çekilip ortalığı yumuşatman lazım. Kaç tane insan öldü. Hepsi gencecik. İçim acıyor. Hem biz niye polisten korkar olduk? Bu hale nasıl geldik, neden bize bunu yapıyorsunuz? Sen bakkala giden çocuğu öldüremezsin… Acilen bir şey yapmaları lazım.

Kim, ne yapabilir?
Biz yapacak değiliz, devlet büyükleri yapacak. Aynı ama, hepsi aynı. “Siz o biber gazına alıştınız herhalde, solumadan uyuyamıyorsunuz” diye binlerce insanla dalga geçen bir belediye başkanı var bu ülkede.

Eksik olan ne peki sizce?
Muhalefet yok. Zaten muhalefet olmadığı için millet sokağa döküldü. Muhalefetin yapamadığını halk yapıyor. Ha bir de içim parçalandı, geçen gün sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun 40 yaşındaki adamla evlendirildiği haberini okudum. Cinsel ilişki sırasında ölmüş çocuk. Sekiz yaşındaki bir kız çocuğunu 40 yaşındaki bir adamla nasıl evlendirirsiniz?

Bir yandan da lisede evliliğe izin geldi gündeme….
Hayır ya, ne oluyor? Böyle bir şey olabilir mi? Sen devletsin, evlenemez kardeşim diye neden demiyorsun. Bırak okusun, gençliğini yaşasın, liseyi bitirsin, eğitimini tamamlasın öyle evlensin. Yok, gerçekten çok sinir bozucu…

Mayıs ayından beri olan bu kaosta sanat camiası içinden bakacak olursanız nasıl değerlendirirsiniz? Bir kesim eylemlerde yer aldı, bir kesim de onları eleştirerek iktidarın yanında…
Kedi gözü… Talk Show yapsa izlerim. Sanat camiasının içinde de bir bölünme var… Memet Ali Alabora’ya çok üzüldüm. Resmen iftira attılar, çok yazık. Şöyle de bir şey var, çok gülüyorum. Bazı insanlar birden devrimci kesildi. Sanki şimdiye kadar hep öylelermiş de bizim haberimiz yokmuş gibi. Yani Gezi Parkı olaylarından nemalanmaya çalışıyorlar. Her şey çok dürüst gelmiyor.

Sizin Maliye tarafından çağrılmanız da Gezi Olayları’na bağlandı…
Evet, herkes geziden dolayı mı dedi. Değil. Zaten arada sırada çağırırlardı Her şeyi oraya bağlamaya çalışıyorlar. Orda görünmek de bir şey oldu. Kahraman yaratmaya çalışıyoruz. Ben değilim kahraman. “Ne biber gazı yedik yaa”, “Nasıl durduk barikatta” diye diye ortalıkta dolaşıyoruz. Tamam, yedik. Tamam, durduk. Ama bu kahramanlık meselesi can sıkıcı, amacından saptırıyorlar. Ben gelmeyenlere de kızmıyorum. Eylemlere gelmeyene “Sen niye gelmedin de, sen niye direnmedin de” diyenler var. Bu da bir şiddet…

Niye böyle olduk peki sizce?
Devamlı azarlanıyoruz çünkü. Biri çıkıyor televizyona, hepimizi sürekli azarlıyor. Olimpiyatları alamazsak yine çıkıp bizi azarlayacak diye korkmuştum… Toplum olarak devamlı azarlandığımız için biz de birbirimizi sürekli azarlıyoruz. Bıktım sürekli azarlanmaktan.

“Transeksüeli oynamak istiyorum”
Erden Kıral’la film yapacağız. Senaryo hazırdı ama sonradan içimize sinmedi. Önümüzdeki yaza erteledik. Bir tane de haklarını satın aldığım Finlandiya filmi var. Bir transeksüel hikâyesi. Onun üzerinde çalışacağız. Çok modern bir aşk filmi. Bir transseksüelle evli bir adam arasında. Çok zor değil ama iyi uyarlamamız lazım. O yüzden de geçen gün LGBT ile konuştuk. O filmde transeksüeli oynamak istiyorum.

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya