Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Evde kitap aramak bir macera

“İnsanın kendini tanıyamaması da bir ömür sürer” diyor, kitap kapağını kapatıyor ve ses kayıt cihazım durduruyorum. Bunu diyen Boris, ona ses veren ise yazarı Mehmet Güreli. Söyleşimizde kurduğu son cümle bu ama ben o cümleyi bu yazının ilk cümlesi yapıyorum. Nedeni yok. Evet, bu hafta Mehmet Güreli konuğumuz. Yönetmen, müzisyen, yazar, ressam, gazeteci… Benim içinse tüm bu meziyetleriyle birlikte Mehmet Abi…

Anlatmaya gerek yok; ev kitap dolu, ev define dolu. “Kitapları, kitap okumayı yüceltmek istemiyorum. İyi de olmayabilir, belli değil ki ne olacağı, her kafaya her şapka uymaz” diyor. “Benim kafam bazen çok karışıyor. İnsan okuduğu şeylerden çıkıp da kafasını bu dünyaya göre düzeltemiyor” diyorum. Tok bir sesle “Karışık mı senin kafan? Benimki de okudukça düzeldi. Belki de yaşla ilgilidir” diyor.  Kafam daha da çok karışmadan şu sıra ne yaptığını soruyorum. “Şu ara yazma modundayım. Okuduğum şeylerin yazdığım konuyla ise hiç alakası yok” yanıtını alıyorum. Sehpanın üzerinde bir kitaba göz ucuyla baktığımı fark ediyor. “ Bak mesela o kitap İbrahim Temo’nun İttihad ve Terakki Anıları. İbrahim Temo İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni kuruyor. Tıp öğrencisi o zaman. Dört kişiler. Bahçede konuşuyorlar, o sahneyi anlatıyor, gözümün önünde canlanıyor okurken. Sonra Temo örgütü bırakıp gidiyor. Niye gidiyor, ne oluyor, onun kafası nasıl bir kafaydı diye merak ediyorum. Bu benim için bir macera.”

İlk maceranız peki?
Robert Louis Stevenson. Onunla başladım ben hayata. Define Adası’nı okumuştum. Hâlâ büyüsündeyim. Kitaplığı karıştırsan aynı kitabın üç dört tane farklı dilde çevirisini, baskısını görürsün. Sanki bir adaya gidip hepsini okuyacakmışım gibi. Kaybolan Çocuk diye bir kitabı var mesela. Bitmesin diye okumayı bıraktım. Müthiş bir an bekliyorum. O müthiş an hiç gelmeyecek tabii…

Başka neler var?
Öyle çok kitap ve film var ki. Yves Allégret diye Fransız bir yazar, yönetmen var, çok severim. Filmlerini kolay bulamazsın, Amazon’a baktım geçen gün, benim elimde daha çok filmi var adamın. Onun filmlerini izlerken Simone Signoret’nin onunla ilgili yazdığı anılarını merak ettim. Allegret, Signoret’in eski kocası. Kitabın adı Özlemin Eski Tadı Yok. Yirmi yıl önce okumuştum ama Yves’e nasıl baktığını hatırlamıyordum. Dün akşam onu okudum. Ne çok şey kaçırmışım o okumamdan diye düşündüm.

Kafanıza takılan bir şeyin peşinden giderken karşınıza başka şeyler çıkıyor hep değil mi?
Başka sokaklarda, başka insanlar buluyorsun. Hepsi birbirini çekiyor. Bazen bir kitabın satır arasında, dipnotunda hayatını sevince gark edecek bir şey yakalarsın. Sinema tarihi çalışması yapıyorum. Notlar alıyorum, oradan oraya gidiyorum. Benim okuma biçimim böyle. Bir şeyi bırakıp başka şeye geçiyorum. Bazen hayattan çok sıkılıyorum… Her şeyi bırakıp kitapların arasına dalıyorum. Her seferinde yeni bir şey öğreniyorum. Ben bu kitapların hepsi okudum desem bile atladığım, anlamadığım, gözümden kaçan bir şeyler var. Önemsemediğim bir şeyler vardır mutlaka. O yüzden hep geriye dönmek gerekiyor, ileriye gitmekten de vazgeçmemek. Evde kitap aramak bile bir macera. Hayatın çarkı benim için öyle bir şey. Nokta.

Masadaki kitaplara uzanan çocuk
Evet, “nokta” dedi. Mehmet Abi’ye göre söyleyecekleri bitti. Zaten daha en başından “Benim anlatacaklarım hiç kimseyi ilgilendirmeyecek ki…” diye tutturmuştu. Çünkü ona göre yaşadığımız çağda kimsenin kültürel bir sıkıntısı, entelektüel kaygıları kalmadı.

Dayınız Salâh Birsel’le geçen çocukluktan bahsedelim…
Yine Cihangir’de aşağıdaki sokakta oturuyorduk. Fransız sinema tarihini onun kitaplarından öğrendim. Şimdi sen diyeceksin ki “Fransızca öğrenmeden neyi öğrendin?” Onun önem verdiği yönetmenleri öğrendim.

Okur tarihinizin Salâh Birsel kitaplarıyla başlaması kıskanılacak şey…
Evet, bu bir şans. Dayın işe gidiyor, o zaman dört yaşındaydım galiba, odasına giriyorsun, masasına yetişebilecek kadar uzun bile değilim. Salâh anlatırdı hep masaya bile yetişemiyordun diye… Merak meselesi işte. On-on iki yaşlarında birçok konu hakkında bilgi sahibiydim. On yedi yaşındayım, bir gün Salâh’la Ankara’ya gidiyoruz otobüsle, sekiz saatlik yolda sinema konuştuk. Sonra o kitapların hepsini bana hediye etti.

Salâh Birsel ölünce diğer kitapları ne oldu?
Yengem Galatasaray Lisesi’ne bağışladı. Birkaç yıl önce bir araştırma için gitmiştim, gördüm bir yanda Haldun Taner kitaplığı, bir yanda Salâh Birsel. Çok zengin bir kütüphanesi vardı. Şimdi oradalar ama kimse kütüphaneye gitmiyor. Bırak kütüphaneyi nerdeyse bu yazarların kendilerinin kim olduğunu unutacağız.

O kadar kötü mü?
Tamam, üç beş kişi gidiyordur kütüphanelere ama eskiye oranla öyle alışkanlıklar da kalmadı. Herkesin derdi başka başka… Eskiden, Turgut Uyar, Edip Cansever zamanında herkes her şeyi konuşurdu sanata dair. Salâh mesela; sadece felsefeyle edebiyatla ilgili değildi. Tiyatroda da uzmandı, sinemada da… Herkes her şeyle ilgilenirdi, merak ederdi.

“Bu satmaz abi”
Oturduğum yerden kalkıyorum. Ortalıkta Mehmet Abi’yi hikâyelerden sorulara sürükleyecek yüzlerce kitap var. Hepsi sanki elinin altındaymış gibi duruyor. Okuduğu bir cümleden resimler, şarkılar yapacak, kitaplar yazacak, filmler çekecek gibi.  20 Temmuz 2013’ün kötü haber günü olacağını bilmiyoruz henüz. Kütüphanenin karşısında duruyorum, elimi uzatıyorum. Hallaç. Leyla Erbil. “Bu kitap neden en önde, yakın zamanda mı okudunuz” diye soruyorum. “Sahaflarda buldum geçen gün, eski baskı” diyor ve devam ediyor; “Leylacığım… Çok severim. Eskiden beni Robinson’dan alırdı, Beyoğlu’nda dolaşırdık. Canım benim, hastaymış bu ara yine. İyileşir inşallah…”

Yüzlerce sinema kitabı görüyorum, birçoğunu bilmemenin utancı içindeyim. Yabancı baskı kitapları karıştırdıkça “Allahım nasıl da hiçbir şey bilmiyoruz aslında” diye içimden geçiriyorum. Raymond Chandler’ın bir kitabı var mesela. The Simple Art of Murder. Mehmet Abi atılıyor; “Bak o kitap çok güzel bir deneme kitabı. Polisiye romanın mantığını anlatıyor. Chandler’ın hikâyelerini çevirdiler ama bu kitabı çevirmediler…” Laf tabii ki yayıncılığa, editörlüğe, çevirilere geliyor. “En berbat konulara getiriyorsun sözü Sibel” diye gülüyor ve ekliyor;  “Bu gitmez, şu satmaz abi diyenlerin arasında kaldık…”

Yolculukta bir okur
Mehmet Abi’yle yaklaşık iki buçuk saat konuştuk. Ben karıştırdım o anlattı. Sinemadan edebiyata, dergilerden anılara; filmler, hikâyeler… Bir yazısından anımsıyorum, “Nasıl da güzel hikâyelerle dolu sokaklarda geçti ömrüm” demişti. Mehmet Güreli bir okur. Okuduğuyla çizen boyayan, okuduğuyla sözleri notaları buluşturan… Okuduğu bir cümlenin açtığı pencereden soluk alıp “motor” diyen, bir hikâyedeki en zayıf kahramanın gülüşüne takılıp peşinden giden… André Gide der ki; “Benim için, bir yazarı okumak, yalnızca neler söylediğini öğrenmek değildir; onunla birlikte yollara düşmek, onun eşliğinde yolculuğa çıkmaktır.” İşte Mehmet Abi de hep o yolculukta, yollarda. İşin güzel yanı o yolculukta okuduğu yazarı da geçip dünyanın çevresini turlaması galiba…

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya