Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
İzmir eşittir Feyza Hepçilingirler’in gençliği

İzmir eşittir Feyza Hepçilingirler’in gençliği

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

İzmir Kitap Fuarı bu yıl İzmir’le özel bir bağı olan Feyza Hepçilingirler’i Onur Konuğu olarak ağırlıyor. Türkçe üzerine yazdığı denemeleri ve günlüklerinin yanı sıra öykü kitapları ve romanlarıyla da tanıdığımız Hepçilingirler’in yazarlık hayatında İzmir’in payı büyük. İşte o hikâyeyi, İzmir’in çağrıştırdıklarını ve kaçınılmaz meselemiz Türkçeyi, Gezi Parkı direnişinden medyaya ve siyasetçilerin diline kadar İzmir şerefine konuştuk…

İzmir’in kişisel tarihinizde önemli bir yeri olduğunu uzun bir süre bu kentte yasadığınızı biliyoruz. Bu bağlamda önce bize Feyza Hepçilingirler’in İzmir’ini anlatır mısınız?
Benim İzmir’im gençliğimin İzmir’i. 15 yaşından 44 yaşına kadar İzmir’de yaşadım. Evliliğim, çocuklarım hepsi İzmir. Gençliği İzmir’e çok yakıştırırım. Benim de gençliğimle çakışır, o yüzden ben kendimi hep İzmirli sayarım. Özellikle seçim sonrasında İzmirli olmakla çok da övündüm. İzmir de beni hep kendinden saymıştır. O yüzden İzmir eşittir Feyza Hepçilingirler’in gençliği…

15 yaşından 44 yaşına kadar İzmir’ de yaşadınız, bu durumda edebiyatınızı da etkilemiştir…
Elbette. İzmir insana özgürlük veren bir kenttir. Özellikle de kadına. İzmirli kadınların daha özgür olmasının nedeni bence kentten gelir. İzmir kadını özgür bırakır. Yazmaya İzmir’de başladım hatta İzmir Kız Lisesi’nde okurken okul dergisine şiirler yazıyordum. Daha sonra ilk yazılarım yayımlandığında yine İzmir’deydim. O yıllarda İzmir’de Dönemeç adlı bir dergi vardı, yazılarımı oraya verdim. Ödüllerimi almak için İstanbul’a gelirdim ama İzmir’e dönerdim. Yazarlığımın başlangıcını da oluşturan kenttir İzmir. Sadece ilk eserlere ait bütün sevinçlerimi İzmir’de yaşadım.

Türkiye’de edebiyatın merkezi hep İstanbul oldu, belki bir dönem Ankara… İzmir ise hep uzaktı her şeye. Yazmaya başladığınız dönemde kendinizi taşra da hissettiniz mi?
Aslında İzmir’de yaşayan bütün edebiyatçılarda bu duygu vardır. Evet, kendilerini taşrada hissederler. Çünkü gerçekten de İstanbul’un başka bir kente ihtiyacı yoktur. İzmir’i de, Ankara’yı da, öteki büyük kentleri de taşra olarak görmek İstanbul’un geleneğinde var. Dolayısıyla İzmir’de kendini kenarda hissetmek çok doğal. Benim İstanbul’a geliş nedenim de budur açıkçası. Eğer 1992 yılında İstanbul’a yerleşmeseydim İzmir Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu olmayacaktım.

Ama İzmir’den özellikle son yıllarda çok iyi yazarlar kendini İstanbul’da da gösterebildi. Ahmet Büke var mesela aklıma ilk gelen…
İhsan Oktay Anar var bir de…

Yavaş yavaş ama olacak gibi…
Umarım. Dergilerin, televizyonların, radyoların merkezlerinin İstanbul’da olduğu sürece diğer şehirlerin başka şansı yok ne yazık ki. Ama şehirler de bir noktadan sonra kendi kaderlerini değiştirebilirler.

Biraz Feyza Baran’lı yıllara gitmek istiyorum. O zamandan bu zamana, Feyza Baran’dan Feyza Hepçilingirler’in yazarlık sürecine baktığınızda ne görüyorsunuz? O yollarda keşkeler, pişmanlıklar var mı?
Feyza Baran’dan Feyza Hepçilingirler’e geçmek zor oldu, geciktim.  Ama aslında bu gecikmeye şu anda da minnettarım. O gençliğin heyecanı ve ataklığı içinde daha sonra pişman olacağım şeyler yayımlayabilirdim. O gecikmeyi bir şekilde şans olarak da görüyorum. Öğretmenliğimin onuncu yılına doğru yeniden yazmaya cesaret ettim.

Neden geciktiniz?
Edebiyat fakültesidir gecikmeme neden olan. Ben fakülteye yazar olmak için girdim ama orada “yazar olmak için geldiyseniz boşuna geldiniz” lafı o kadar çok söylendi ki ben frenlemek zorunda kaldım. O coşkuyu kaybettim. Edebiyat öğretmeni olup dil üzerine düşünüyor olmak da edebiyatla ilgili bir gecikmeye yol açıyor. Ama iyi ki de o heyecana kapılmamışım.

İlk kitabınız yayımlandı. Ne hissettiniz?
Mesela o zaman da İzmir’de yaşıyor olmanın bir dezavantajını yaşamıştım. Kapağını filan görmeden yayımlandı. Bir paket halinde İstanbul’dan geldiğinde büyük bir heyecanla açtım paketi. Sapsarı kapaklı bir kitapla karşılaşınca büyük bir hayal kırıklığına uğradım, çünkü sarı renkli bir kitap beklemiyordum hiç. O heyecanı daha sonra duyamıyor ne yazık ki. Cumhuriyet gazetesinde ilk yazım yayımlandığında o gün herkesin benim yazımı okuduğunu filan sanıyordum.

Ama güzel heyecanlar bunlar…
Evet, bir süre sonra ya alışıyor ya da yadırgamaz oluyorsunuz. Tabii her yeni kitap elbette bana heyecan veriyor. Yeni çıkacak kitaplarımı da dört gözle bekliyorum. Torunumu kucaklamak gibi, öyle bir heyecan…

Siz ilk şiirle başladınız, sonra öykü geldi, sonra roman, sonra yine dönüp dolaşıp öykü… Neden çekiyor sizi?
Öyküyü daha sıcak, daha hareketli ve kendime daha uygun buluyorum. Öykü yazmak beni mutlu ediyor, gerçi roman yazmanın yazar açısından çok özgürleştirici bir yanı var. İnsan yazar olduğunu roman yazınca anlıyor. Ben öyle hissediyorum. Böyle uçsuz bucaksız bir ovada at koşturuyormuş gibi hissedersiniz kendinizi; alan sizindir, istediğiniz gibi istediğiniz konuya geçebilirsiniz. Öykü de ise kıstırılmışlık duygusu vardır. Daracık, hareket yeteneğinizin çok sınırlı olduğu bir alanda birtakım atraksiyonlar yapmak zorundasınız. Her sözcüğü ölçülü bir biçimde kullanmak zorundasınız. Kuyumcu titizliğiyle ince ince işlemek gerekiyor, o bana daha uygun geliyor.

Az önce yeni kitaplar dediniz, İzmir Kitap Fuarı’nda mı çıkacak?
Evet, bir deneme kitabı çıkacak; Bu Dağların Karı Erimez. Hakikaten bizde hiç karlar erimiyor; dağlarımız karlı, yüreğimiz efkârlı. Bir de kasaba öyküleri çıkacak, o kitabın adı da Arada Aşk Var.

Deneme kitabında nasıl yazılar var?
Türkçe denemeleri değil. Gerçi arada bir bölüm var ama kitap daha genel konular, edebiyatla ilgili yazılar. Son on beş yılın, siyasi konular da olmak üzere her konuda yazılmış yazılar var içinde.

“Gezi’deki sloganlara kızmak aklımın ucundan geçmedi”

Yıllardır size Türkçe meselesiyle ilgili yüzlerce sorular soruldu, yazılar yazdınız. Ben Türkçe meselesine çok girmek istemiyorum ama çok merak ettiğim bir şey var: Gezi Parkı olaylarında sokaklardaki sloganlarla ilgili, onların diliyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Size göre Türkçe daha da mı kirleniyor yoksa özündeki mücadeleye baktığımızda affedilebilir kılıyor mu?

Affedilebilir kılıyor tabii ki. Türkçe konusunda ben sanıldığı kadar tutucu değilim. Herkes beni ırkçılık düzeyinde bir Türkçeci sanma eğiliminde ama değilim. Gezi Parkı direnişi sırasında da bulunan sloganlar çok zekiceydi, hayranlık uyandıracak şekilde. Onlara bir Türkçeci olarak kızmak aklımın ucundan geçmedi.

Türkçe meselesine girmeyeceğim dedim ama bir gazeteci olarak da sormak istiyorum; peki ya medyanın dili?
Türkçeyle ilgili dokuz kitabım var. Dokuzunda da verdiğim örnekler hep medyadan.  Tamam, çok acele ve hız gerektiriyor o yüzden yapılan yanlışlar var. Mesela ana haber bültenleri… En özenle yapılması gereken en ciddi yayınları ama orada bile öyle büyük hatalar yapılıyor ki… Nadide yanlışlar, kör parmağın gözüne yanlışlar yapıyorlar.

Hazır seçim döneminden de yeni çıkmışken siyasetçinin diline de gelelim…
Berbat! Siyasetçilerin kullandıkları kaba ve küfürlü lafları alt alta dizseniz herhalde nadide ve itici bir tablo çıkar ortaya. Ne kadar küfür varsa hepsini kullandılar birbirlerine karşı. Toplum içindeki şiddeti tırmandıran öğelerin başında bence siyasilerin kullandıkları dil geliyor. Halkına sesleniyorsun, diline özen göstermelisin. Kadına yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet, son zamanlarda bütün bu şiddeti tırmandıran, kışkırtan olarak ben siyasetçilerin kullandığı dili görüyorum. Söylemekten de kaçınmıyorum, en başta da Recep Tayyip Erdoğan geliyor. Siyaset sahnesinde şimdiye dek dili en iyi kullanan Ahmet Necdet Sezer ve Bülent Ecevit oldu. Türkçeye çok özen gösterdiler.

RADİKAL KİTAP/18 NİSAN 2014

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya