Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Kırk yaşıma geldim ve dünyanın delirmiş olduğunu fark ettim

Kırk yaşıma geldim ve dünyanın delirmiş olduğunu fark ettim

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Bir televizyon yıldızı kadından boşanıp, evinde televizyonu olmayan bir kadına âşık Devrim. Üstüne üstelik de Türkiye halkı tarafından da lanetlenen bir erkek. Çünkü boşandığı Rosa kanal kanal dolaşıp “Beni aldattı” diyerek gözyaşlarına boğuluyor, reytingler Rosa’yı gösteriyor. Tüm ülkenin meselesi Devrim’in nasıl da sefil ve acımasız bir erkek olduğu artık. Magazin programları, gazetelerin birinci sayfaları, evlilik programlarına gidenler onu konuşuyor; bakkal, otoparkçı, sokaktaki çocuk herkes ama herkes Devrim’i tanıyor. Rosa’nın ise asıl derdi başka… Neye uğradığını şaşıran üstüne üstelik Rosa’yı aldatmayan kahramanımız ise yeni yapılanan, dönüşen uzak bir semtte başına gelenleri televizyondan izlerken intiharın eşiğinden dönüyor. Sonra bir umut ışığı doğuyor; araştırmaya göre Türkiye’nin hafızası 17 ila 22 gün arasında… Devrim bu sürenin dolmasını beklerken de karşısına Gülşah çıkıyor. Bundan sonrası için “ve olaylar gelişiyor” diyelim ve uyaralım; okur farklı bir Tuna Kiremitçi romanına hazırlıklı olsun. Kendisinin de dediği gibi “delidolu” bir kitap, çünkü zaten hepimiz delirmiş durumdayız…

Bu sefer çok farklı bir Tuna Kiremitçi romanıyla karşı karşıyayız. İronik, dalgacı, tatlı bir dili var… Hem hikâyesi açısından hem de dili açısından sen ne dersin? 
Hep delidolu bir kitap yazmak istemişimdir. Ama ya tembellikten ya da konu bulamadığım için erteliyordum. Sonun Geldi Sevgilim’i yazmaya müzik yaptığım bir dönemde başladım. Atlas’ın kayıtlarının, provalarının arasında. Biraz kendimi eğlendirmek için. Sonra mesele dallanıp budaklanıverdi. Başkarakterimiz Devrim’in anlatma coşkusuna gem vurmak bir türlü mümkün olmadı. Bereket versin dediğin gibi, kendisi tatlı dilli ve esprili. Bir de tabii Gezi’den sonra hiçbirimiz aynı değiliz.

Ben okurken eğlendim. Bunu kahkahalara boğuldum anlamında demiyorum ama ince ince eleştiriler, espriler farklı bir okumaya sürükledi beni. Arada filmler izledim sayfalarda, şarkılar dinledim hatta… Sen de eğlendin mi, ne oldu yazarken?
Kırk yaşıma geldim ve dünyanın delirmiş olduğunu fark ettim. Oysa o güne kadar tuhaflığı sadece kendimde arıyordum. Bu uyanış küçük beynimde büyük bir şok yarattı. Romanı yazarken de aynı şokun etkisindeydim. Para ve iktidar uğruna çırpınmaktan topluca kafayı yemiş haldeyiz. Elimizde kalan tek çıkış yolu mizah. Madem laftan anlayacak durumda değiliz, bari içimiz kararmasın.

Gelelim romanın iki kadın karakterine… Gülbahar romanda da yazıldığı gibi o kenar mahalledeki çay bahçesine sıkışıp kalmış olsa da dünyayı değiştirebilirmiş gibi konuşuyor. Televizyon izlemiyor, belki de renkli, ağdalı hiçbir şeyle temas etmiyor. Rosa ise tam tersi ve çok sinir bozucu… Sen ne düşünürsün bu iki kadın hakkında?
Aslında ikisi de gayet cazibeli kadınlar. Tabii dünyaları farklı. Ortak noktaları, savaşçı olmaları… Daha iyi ok atabilmek için birer göğüslerini feda etmeye hazırlar. Gülbahar gerçek dünyada kurtarılmaya değer ne kaldıysa kurtarmaktan yana. Rosa ise Matrix’te kuralına göre oynarsa sonunda bir yerlere varabileceğine inanıyor. Zavallının bilmediği, aslında bu çılgınlığın kuralının falan olmadığı. Televizyon her şeyi olduğundan farklı gösteren bir icat.

Rosa ve Gülbahar’ın babasının zamanında çekip gittiğini görüyoruz. Ve tabii Devrim’in de… Anneler hep geride kalanlar, çocuklarıyla yeniden ayağa kalkıp hayata devam edenler…  
Anneler ellerine kılıcı ancak gerçekten savaşmaya değer bir şey olunca alıyor. Daha zayıf olduklarından değil, doğa öyle istediği için. Bir anne çocuğu uğruna düşmanın kalbini elleriyle ve güle oynaya sökebilir. Bu bakımdan babaya sahiden ihtiyaç var mı şüpheli… Belki pratik sebeplerle var. Sonuçta birinin kışın sabahın köründe uyanıp bizon avlaması ve onu mağaraya kadar taşıması gerek.

Babalık yapamayan babalar, kocalık yapamayan kocalar var… Babalar terk ediyor, kocalar terk ediliyor… Bunun alt okumasını senden dinlesek? 
Erkekler sık sık bozguna uğruyor, haklısın. Ama kadınlar da bozguna uğruyor. Bir tarafı suçlamanın ya da kayırmanın anlamı yok. Dürüst olmak ve bedeli ödeyip yola devam etmek gerek. Büyümek böyle bir şey ve sandığımızdan uzun sürüyor.

Devrim’in babası karakterler arasında bana en gizemli. Üstelik bir de şu var; bu adamın çocuklarının adı; Devrim, Özgür ve Eylem… Bir meselesi var belli ki… İçinde bastırdığı bir şey mi yoksa yazarın bize sezdirmeye çalıştığı bir tarafı var mı babanın?
68 kuşağının çocuklarına idealist isimler koyması ve çocukların bambaşka kaderler yaşaması bana hep ilginç gelmiştir. Örneğin Fidel adında iki arkadaşım var. Birine babası az kalsın Ernesto adını koyacakmış, zor vazgeçirmişler. Aslında Devrim babasını pek tanımadığından, istediği kadar detaylı anlatamıyor. Cümlelerine bakınca, babanın klasik anlamda “edebiyatçı” olduğu söylenebilir. En azından Devrim’inkilerden daha edebi.tunakiremit-25F8-5117-D123

Oğul Tuna Kiremitçi ve baba Tuna Kiremitçi, romandaki baba oğul hikayelerini yazarken ne hissetti peki?
Oğulları bekleyen trajik bir son var. Gün geliyor hayatında bir yabancı olduğunu fark ediyorsun. Bu yabancı senin baban. Şanslıysan hayat birbirinizi keşfetme fırsatı sunuyor. Yoksa ebediyen iki yabancı olarak kalıyorsunuz. Sanırım aynı şey anneler ve kızları için de geçerli. Ama erkekler duygularını daha zor ifade ettiğinden, işleri daha zor.

Peki, sence Devrim’in hep bir kadına sığınma ihtiyacı mı var? Yoksa tam da Gülbahar gibi bir kadına mı sığınma ihtiyacı var? İlla sığınmamı yani burada mesele… Genel bir erkeklik hali olabilir mi bu?
Roman, Devrim’in bir erkek olarak büyüme girişimi aslında. Çoğumuz gibi onun da ayağa kalkıp savaşmaya ihtiyacı var. Oysa insanın kendisini kurban yerine koyup mızmızlanması ya da başkalarını suçlaması çok daha kolay. Gülbahar ise Devrim için bir şans. Özellikle böyle gerçekleri fark etmesi için. Devrim’in ne yapacağı ise merak konusu.

Sen bir dönem magazin medyasından epey çektin. İster istemez şunu sordum: “Tatlı bir intikam tadı mı alıyorum?” 
Yok, canım ne haddimize. Magazin medyasına minnet borçluyum, böyle bir kitaba vesile oldukları için!

“Anna ile Ivana aynı sayfada yer alırdı”
Türkiye’nin hafızası meselesine gelelim… Romanda çok kez karşımıza çıkıyor. Ben de merak edip baktım, bir yerde de 23 gün olarak okudum. Sonuçta toplumsal ve politik meselelerin unutulmaması gerektiği hassasiyetini Devrim’in hadisesi gibi magazin olaylarında gösteremeyeceğiz ama genele baktığımızda iki yıl önceki bir magazin hadisesini unutmayanlar tüm toplumu ilgilendiren ciddi şeyleri unutabiliyor…
Unutmayalım ki unutmak da aslında yerine göre bir erdem. Unutmasını bilmezsek kan davaları ve intikam hırsı yakamızı bırakmaz. Sadece neleri hatırlayıp neleri unutacağımızı iyi seçmek gerek. Toplum olarak bu noktada sıkıntılıyız. Balık hafızalıyız ama bizi kutuplaştıran şeyleri inatla hatırlıyoruz. Medya ise artık kültürden ve siyasetten bile magazin diliyle bahsedebiliyor. Başkalarının dertleriyle vahşice eğlenip iki dakikada unutuyoruz. Anna Karenina bugün ülkemizde yaşayan gerçek bir insan olsaydı, muhtemelen Ivana Sert’le aynı sayfada yer alırdı. Kendisini trenin önüne attığında da hiç umursamazdık.

RADİKAL KİTAP/ 13 HAZİRAN 2014

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya