Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Kitap alamadığın zaman iyi okur oluyorsun

Kitap alamadığın zaman iyi okur oluyorsun

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Yüksel Aksu’nun Çengelköy’deki evinden içeri girdim, birkaç adım attım ve durdum. Tahminimden daha zengin bir kütüphaneye şaşkın şaşkın bakınırken diğer odadan bir ses; “Bak istersen burada da kitaplar var…” Burada dediği yer iki duvarı tavandan yere yine kitaplık; okuma odası. Eski yeni, yayınevi çoktan kapanmış ya da yeni baskı kitaplarla dolu her yer. Dolu olan sadece kitap rafları değil, Aksu’nun okurluğu da hikâyelerle dolu… Ona iki kere “Yakalandınız mı” diye sormak zorunda kaldım. Biri kitap okumasını yasaklayan babası, diğeri ise kitap çaldığı kitapçılar için…

Kütüphanenizin ve okurluk tarihiniz diye başlık açıp ilk yıllara gidelim…
70’li yıllar sonunda başlıyor benim kütüphanemin tarihi.  İlkokul yıllarımda en çok Kemalettin Tuğcu’yu , Aleksander Dumas ve Andersen’den Masallar’ı severdim.

Kasabadasınız, kitap yoktur. Nasıl keşfediyorsunuz?
Üniversiteli ağabeyler, ilçedeki halkevi, öğretmenlerim… Kimden ne buluyorsak okuyorduk.

Ailede var mıydı sizin gibisi?
Ailemde okumaya teşvik eden insan olmadığı gibi, okumamı da istemezlerdi, hep kaçak okurdum.

Nasıl yani, neden?
Babam, anarşist filan olurum diye ders kitabı dışında kitap okumamı yasaklamıştı. Gece onlar uyuduktan sonra açardım ışığı, gizlice okurdum.

Yakalandınız mı hiç?
Yakalandım tabii. Kavga, gürültü, azar… Kitapla devletin kurduğu suç aleti ilişkisi taşrada doğal olarak ebeveynleri etkiliyordu. Ama bizim kasaba yine bir nebze iyiydi; meyhanede Orhan Veli konuşulurdu. Mesela bir roman alırsın kasabada o kırk – elli kişinin elinde dolaşır paramparça geri dönerdi. Biri vardı ona verilmezdi, o çok kötü okurdu çünkü.

O yıllarda “Vay be” dedirten kitaplar, yazarlarınız kimlerdi?
Orhan Veli dedirtmişti. Bir amcamız vardı, içip içip sokaklarda Orhan Veli şiirleri okurdu. Veli’den sonra da Cahit Sıtkı Tarancı, Faruk Nafiz Çamlıbel vardı. Vay be dediğim bir de Turgenyev vardı. Bir de o dönem Türkiye’nin ideolojik tansiyonu çok yüksek olduğu için hemen arkasından Gorki, Jack London gibi yazarlara vay be demiştim. Gorki’nin Ana’sı Kemalattin Tuğcu melodramına yakındı.

İtiraf edeyim ben hiç okumadım Tuğcu romanı. Onun yazınındaki melodramda ne vardı sizi çeken?
Biz onu okuyan son kuşağız galiba. Tuğcu bana “diğergam”lığı öğretti. Zorda kalan anne babaya veya kardeşlerine bakmak zorunda kalan çocuklar… Dört kardeştik biz, annem babama bir şey olursa kardeşlerime şöyle bakarım, böyle çalışır, şöyle adam olurum, onlara sahip çıkarım diye düşünürdüm.  Öteki bilinci dediğimiz duyarlılık vardır ve bu duyarlılık Tuğcu da çok sıcaktır, kadim değerleri çok iyi anlatır. Bir de Bekir Yıldız’la Fakir Baykurt’u severdim. Yazları dedemlerin köyüne giderdik. Orada Keklik, Yılanların Öcü, Kaplumbağalar gibi kitaplarının sahne karşılığını görürdüm.  60’lı yıllar köy gerçekçiliği romanlarını o dekorun içinde okumak çok hoşuma giderdi.

Babanız yaşıyor. E böyle de bir kütüphaneniz var. Ne diyor bu duruma?
Liseden sonra bıraktı zaten uğraşmayı. Tabii bir dönem gözünde anarşist oldum. Hâlâ da şikâyetçidir. “Akıl taşkınlığı var benim oğlanda; okuyor, biliyor tövbeler olsun” der.

Sartre, Oğuz Atay; Camus ise Yusuf Atılgan gibi
Yüksel Aksu şu ara yeni sezon için hazırlanan bir dizinin yönetmen koltuğunda. Yeni film için biraz daha bekleyeceğiz. Bu arada tabii onca kitap ve babasının dediği gibi de akıl taşkınlığı olan bir adam. Hangi ara okuyor, okumadıklarını aklının bir köşesine yazıyor mu merak ediyorum. “Makas büyüyor” diyor ve ekliyor: “Ömür kısaldıkça okuma arzusu artıyor. Kitap alamadığın zamanlarda acayip iyi okur oluyorsun. Kucak kucak kitap aldığın zaman da ise iyi okur olamıyorsun.”

Peki, bana beğendiğiniz birkaç yazar, kitap söyleyin son yıllardan…
Gürsel Korat’ı çok beğeniyorum ve hak ettiği oranda satılıp konuşulmadığını düşünüyorum. Çok iyi bir edebiyatçıdır. Son dönemlerden Emrah Serbes’e bayıldım. Epeydir öykü okumuyordum, çok iyi geldi. Birkaç tanesini film yapmak için gözüme kestirdim hatta… Murat Uyurkulak var, o da çok iyi romancı. Selahattin Yusuf’un İsa Hanginiz romanını çok beğendim. Mahir Ünsal Eriş’in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde kitabı çok güzel, çok sinematografik. Ercüment Cengiz’in Gırnatacı romanı da sinematografik, çok da iyi bir roman. Zahit Atam’ın Türkiye’nin Ruhu  romanı var bir de…

Siz şiire de düşkünsünüz sanırım…
Aragon’a bayılıyordum, Mayakovski’ye hayrandım. Ahmet Kutsi Tecer’i, Ahmet Muhip Dranas’ı da çok severdim.  Bir de Tarancı’nın Gün Eksilmesin Penceremden şiiri vardır. Tam böyle parnasyen diyebileceğimiz bir tarz. Ergenlik sorunlarına çok tekabül eden varlık, yokluk, hiçlik, ölüm gibi temalara çok takılırdık.

O temalara gelmişken; Sartre mı Camus mü?
Camus’yü ilk Yabancı’yla tanıdım, çok da sevdim ama esasen benim adamın Sartre’dı. Çöküş hayatımın en önemli romanlarından biridir. Ben galiba biraz doktrine bakıyorum.

Neydi ikisini birbirinden ayıran?
Birisi Oğuz Atay, diğeri Yusuf Atılgan gibi… Biri biraz daha içte, diğeri daha hem birey hem de  kominitenin içerisinde… Yusuf Atılgan’dan biraz sıkılırdım ama Atay’dan daha çok keyif alırdım. Sarte ve Camus arasındaki ayrımda Sarte ama Camus’nün Sisifos Söyleni‘ne de bayılırım.

Neden peki?
O mitolojiden, o mitten ürettiği etikaya bayılırım. Ölümlü olduğunu bile bile inadına yaşamak önermesi beni çok etkilemiştir. Hatta şöyle diyeyim; 12 Eylül 1980’den sonra solcu olan kuşak olarak biz biraz daha Sisifos Kuşağı’yız. Bizden öncekiler Prometheus Kuşağı’dır. Bizden öncekilerin devrim ümidi vardı, başarı öyküleri vardı, kitleseldi… Ateşi çalmak, insanlara armağan etmek ve gerekirse bunun da bedelini ödemek gibi…

Siz, yani Sisifosçular?
Biz öyle olmaya başladığımızda Türk solu yenilmiş, dünya solu çökmüştü. Ümit yoktu ama buna rağmen eşitlik ve adalet arzusuyla yola çıktık. Biz toplumcu olduk, inadına gittik. O meselenin etikasını iyi kavradığımızı düşünüyorum. Ruhlarımız biraz hasarlıdır, kısa devrelidir.

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya