Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Kitap okur muyum? O ne biçim soru…

Nasıl ‘Okur’sunuz’un ilk konuğu Ahmet Mümtaz Taylan ve kızı Ayşe Dilan Taylan. Sarmaş dolaş D&R’ın önüne geldiklerinde ilk söyleşinin heyecanını hissetsem de kitapların beni kurtaracağını tahmin ediyordum. Evet, bu söyleşilerde derdimiz konuklarımızın kitaplarla olan hayatı, nasıl okudukları… Ayşe’den başlayayım; Ayşe Dilan kısa filmler, hikâyeler yazıyor. Okulda da “kütüphanede en çok vakit geçiren öğrenci” olarak ödüllendirilmiş. Ahmet Mümtaz’ın kitaplarla ilişkisini az çok tahmin ediyorum sadece. Hazır sorularım yok, kitaplar bizi nereye götürürse oraya gideceğiz. Kitap raflarının arasına girmeden önce biraz sohbet ediyoruz. Tam adamına çatmışım, balık zaten baştan kokmuş. Bir odasının üç duvarı yerden tavana kadar kitapla dolu olan bir anneanne, Ziraat Bankası Kütüphanesi’nden müdüre olan babaanne… Anne ressam, baba hukukçu. Sokağa salınmayan, evde kitaplar arasında, okuduklarıyla büyüyen bir çocuk… Peki ya okuyup etkilendiğiniz yazar kimdi diye soruyorum. “Kemalettin Tuğcu” diyor ve devam ediyor: Beni ilk etkileyen yazardır, hâlâ burnumun direği sızlar. Kimse beni Tuğcu’nun ucuz romanlar yazdığına inandıramaz…”

Laf dönüp dolaşıp çok okumaya geliyor. Taylan diyor ki; “Çok okumak nedir, her şeyi okumak nedir, bilmiyorum. Herkes Murakami okumak zorunda mı? Sanmıyorum. Ben mesela Murakami’yi anlamaya çalışıyorum. Çok zalim bir kurgusu var, okuyucuyu perişan ediyor. Geniş zamanlarda konsantrasyon gerektiren romanlar yazıyor. İlk okuma diye bir şey var. Bir kitaba zaman zaman geri dönüşler yapabilirsin. Her sıkıştığımda bana bir şey söyleyen, benimle konuşan kitaplar var. Sevdiğin bir dil oluyor. O dile ihtiyaç duyuyorsun. Mehmet Baydur’un Ucello’nun Kuşları mesela, ben o kitap olmadan yolculuğa çıkamam. Cazdan da bahseder, insan ilişkilerinden de… Dünyanın birçok ülkesini gezmiştir, muazzam sosyolojik tespitleri vardır. Soda içtiğin zaman hissettiğin yıkanma duygusunu hissedersin.”

D&R’dan içeri giriyoruz. İlk dokunduğu kitap Murat Menteş’in Ruhi Mücerret’i oluyor. Kapağı gösterip “Şahane” diyor. Bu sırada Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını görüyoruz. “Bu çok satan değil, hep satan, çok güzel adam Ali” diyor. Ve soruyorum;

Bu raflardan neleri okudunuz?
Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar romanını okudum, Grinin Elli Tonu’nu aldım ama bir kenarda duruyor. Ben aslında kitapçılardaki çok satanlar rafları için hiçbir zaman aceleci olmadım. Ahmet Altan’ın Son Oyun ve İlber Ortaylı Seyahatnamesi – Bir Tarihçinin Gezileri’ni henüz okumadım ama diğer tüm kitaplarını okudum.

Dönüp dolaşıp defalarca okuduğunuz kitaplar hangileri? 
Çok sık Rilke okurum. Âşığım ona. Rilke’nin tüm kitapları başucu kitabıdır. Hayat boyu seninle durması gereken bazı kitaplar vardır diyorum ya… Rilke okumak iyidir. Hele ki şiirleri…

Şiirdeki duygu bize çevirisiyle gelene kadar neleri kaybediyor sizce? 
Önemli bir sorun. Her dil ayrı bir dünya. O dünyanın yurttaşı değilsen, o kaldırımın taşı değilsen zor. Yazarı kendi dilinde okuyamadığın zaman o işler zor biraz. Şiir çevrildiği zaman aslında yeniden yazılıyor.

Cemal Süreya’nın şair çevirmenler için “sermayeden yiyorsun” demesi çok doğru…
Doğru tabii. Bana sorarsan –bana sorma tabii de- bence çeviri aslında bir uyarlama. Ondan anladığını çeviriyorsun. Mesela Shakespeare; biz onun yazdıklarının hikâyesini biliyoruz. Hamlet diye bir arkadaş var, sıkıntılı bir kişi ve biz onun sadece ruhunu biliyoruz. Shakespeare’in Orhan Burian çevirileri var. Bana göre en iyi çevirilerdir. Ayşe de o çevirilerden okuyor Shakespeare’i.

“Yılmaz Erdoğan’la Mimar Sinan okumaları yapıyoruz, çünkü…”
Raflar arasında dolaşıyoruz. Mimarlık kitaplarına bakalım diyorum, çünkü tüyoyu almışım önceden. Taylan son zamanlarda ağırlıklı olarak mimari üzerine kitaplar okuyor. Neden?

“Mimariye merakım var. Türkçeye çevrilmiş mimarlık kitaplarının neredeyse hepsini okudum. Ama bu ara hep Mimar Sinan okuyorum. Yılmaz Erdoğan’la çok yakınız. Onun yazma serüvenine hem bir okuru hem de arkadaşı olarak eşlik ediyorum. Büyük bir senaryo yazma arifesinde. Bakalım, ikimizde şu ara Mimar Sinan’la (-da) ilgileniyoruz, e daha fazla spoiler vermeyeyim…”

Ayşe Taylan: Romanları sansürlemeye çalışmak çok saçma
Biz sohbet ederken bir yandan da göz ucuyla Ayşe’yi izliyorum. Elinde birkaç kitap var, merakla raflar arasındaki kitaplara bakıyor. Bu arada sinema uyarlamasıyla on bir dalda Oscar adaylığı Pi’nin Yaşamı’nın İngilizce baskısını görüyor. Gözleri parıldayarak babasına gösteriyor, filmi çok beğenmiş, kitabını da alıyor. Hazır Ayşe yanımızdayken ona bugünlerde ne okuduğunu soruyorum. “Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanı” yanıtını alınca romanın bazı bölümlerinin sakıncalı bulunduğunu hatırlatıyorum. İşte Ayşe’nin görüşü: Nesi sakıncalı ki? Benim okuduğum en iyi roman Şeker Portakalı ve Fareler ve İnsanlar. Bunların üzerine tartışma çıkması, sansürlenmeye çalışılması bana anlamsız geliyor.

“Aslında tarih diye bir şey yok”
Arada raflar arasında dağılıp yenden bir araya geliyoruz. Hayranlarının bakışları arasında Ahmet Mümtaz kulağıma eğilip “Burada olmak çok iyi gelmiyor mu” diye soruyor, “evet” diyorum ve soruyorum…

Peki ya siz ne hissediyorsunuz? 
İnsanlarla yakın hissediyorum kendimi. Çünkü herkes aynı niyetle burada. Bir restorana oturduğumuzda aynı şeyi hissedemeyiz. Biliyoruz ki herkes kitap almaya gelmiş. Herkes meraklı, herkesin burcu aynı burada.

Sahaflarla sıkı bir ilişkiniz vardır herhalde…
Nedret Abi (İşli) ile çok yardımlaşırız. Sahaflara da gidiyorum tabii. Cuma mezatına giderim. Sahaflar bana kızıyor bazen, istediğim kitabı alırım çünkü. Geçen yıl önce Sahaf Festivali’ne gitmiştim. Yıllardır aradığım 20. Yüzyıl Ansiklopedisi’ni buldum. Bütün çocukluğumu tarif edebilecek bir ansiklopedi. Nasıl mutlu oldum anlatamam.

Tarih kitaplarıyla aranız nasıldır?
Daha çok analizler okurum. Anlamaya çalışıyorum. Siyasetin, siyasetçinin, sanatla tarih, dinle siyaset ilişkisinin, devlet birey ilişkisinin tarih boyunca hiç değişmediğini görüyorsunuz. Bir şekilde daha konforlu daha modern daha teknolojik bir dönüşüm oluyor ama özünde değişen bir şey yok. Gücün, paranın el değiştirmesi, paranın ve iktidarın dolaşımı hep aynı biçimde tecelli ediyor. Bizim için kutsal, dokunulmaması gereken tüm mevhumların aslında birer manipülasyon olduğunu görüyorsun. “Tarih tekerrüden ibarettir” sözünün ağızlara pelesenk olmansın nedeni de bu… Haçlı seferleriyle Irak’a özgürlük götürme arasında fark var mı? Yok. Tarih okuduğunda aslında bugünü okuyorsun. Tarih daha önce olanlar. Tarih diye bir şey yok.

“O ne biçim soru?”
Raflardan biraz uzaklaşıp kahve molası veriyoruz. Taylan başlıyor konuşmaya: “Okumayı sever misin diye bir soru var. İyi ki öyle bir soru sormadın. O ne biçim soru? Nasıl okumam? Ama hiç kitap okumayan birini eleştiremem, suçlayamam. Hayatında eline kitap almamış olağanüstü bilge insanlar tanıdım.” O korkunç soruyu sormayı aklımdan bile geçirmedim Allah’tan ama kitabın hayatındaki önemini tanımlamasını istiyorum, “Bir bekleme odası gibi. Oraya girersin ve kese kâğıdına nefes alıp verirsin” diyor.

En gencimiz Ayşe olduğu için meşhur e-kitap sorusunu ona soruyorum önce. Ayşe beni şaşırtıyor. “Mecbur kaldığım zaman okuyorum ama tercih etmiyorum. Çünkü kitabı elime almayı seviyorum” diyor. Taylan ise “klişeye girmek istemiyorum” diye söze başlayıp e-kitapla ilgili düşüncelerini şöyle aktarıyor: “Büyük imkân tamam, ama kitaba dokunmak diye bir şey var. Kitapçıdan elin kolun kopa kopa eve gitmek var. Büyük kitaplar var, görsel ağırlıklı. N’yapayım Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğraf kitabına İpad’den mi bakayım?”

“Bizim Kafka’mız Hasan Ali Toptaş’tır”
Ahmet Mümtaz Taylan’ı en çok rahatsız eden şey hikâyecinin küçümsenmesi… “Hikâyeye roman taslağı diyorlar. O zaman Sait Faik’i nereye koyacağız Edgar Allan Poe’yu ne yapacağız? Böyle olmaz…”

Ama roman daha çok satıyor, bu durumda da piyasa şartları devreye giriyor, hikâyeciler de o arada kaynıyor…
Bilmiyorum, marketing olması belki de iyi bir şeydir. Çeşitlilik iyidir. Şimdi roman dedin bak, Heba geldi aklıma…

Okudunuz herhalde, nasıl buluyorsunuz Hasan Ali Toptaş’ı?
Heba muhteşem bir roman. Zaten bizim Kafkamız Hasan Ali Toptaş’tır. Battaniye seriyor yere, öyle yazıyor. Çok değerli bir yazar.

İhsan Oktay Anar ne ifade ediyor sizin için?
Kendi dilini oluşturdu. İşte bizim edebiyatımızda,Türkçenin içinde kendine ait odalar açan yazarlar var. Yaşar Kemal, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar yaptı bunu. Gurur duyulacak bir şey bu yazarlarla aynı çağda yaşamak. Amat nasıl bir romandır ya? Amat’ın yazıldığı bir dünyada Karayip Korsanları’nın popüler olması kadar gerzekçe bir şey yok. Bir Amat’ın içinden beş tane Karayip Korsanı çıkar…

Yazmak değil, okumak
Aslında bu kadar değil, vaktimizi de aşarak çok şey konuştuk Taylan’la. Bildiğin deli güzel bir kitap kurdu. Eli kolu dolu kitap poşetleriyle kapıdan çıkarken duramadım sordum; sizin için kitabı çıkacak diyorlar… “Yok” diyor, “yazıları hatta twitter’da yazdıklarımdan bir seçki yapmamı bile istediler ama öyle bir şey yok.” Üsteleyip “Ama yayınevi adı bile duydum” dedim, o arada da Muhsin (Akgün) “Ben kitabı bile gördüm” dedi. Güldük. Söyleyelim, hepsi tatlı dedikodular sadece. Taylan okuyor, çok güzel okuyor. Köşe yazarlığı meselesi açıldığında “ben köşe yazarı değilim” diyor. Onun için önemli olan yazmak ya da yazar olmak değil, okur olmak…

RADİKAL KİTAP/ NASIL OKUR’SUNUZ

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya