Gazeteci, Okur, Yazar İşleri

Klasikler Allah’ın emri değil

Nebil Özgentürk. Yapımcı, yönetmen, yazar, gazeteci… Ofisinde ve evinde binlerce kitabı var. Kendi de dediği gibi; kitaplarla iş yapan bir adam… Bir kitapçıya girdiğinde ilk tarih kitapları standına gidiyor. “Dersim konuşuyorsak Dersim kitapları okuyorum, onları araştırıyorum. Benim Google’la, internetle işim yok, işim kitaplarla araştırma sırasında. İnterneti reddetmiyorum tabii ama bilgi kirliliği olduğuna inanıyorum” diyor. Çok satan raflarındaki kitaplar için acelesi yok ama mesela Dan Brown’ı almış, sırası gelince okuyacak. Şu ara okuduğu kitap Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikâyesi adlı romanı…  Önce evinin şahane balkonunda oturuyor laflıyoruz, bu arada ben sormadan telaffuz ettiği ilk kitap Bir Dinozor’un Anıları oluyor. Kitabı arıyor ama o kadar kitap içinde bulamıyor doğal olarak… Başlıyoruz…

Nasıl keşfettiniz Minâ Urgan’ı? Neydi sizi çeken?
Çok geç keşfettim. Aslında Yaşar Kemal’den, Can Yücel’den çok duyardım, “Bizim Minâ” derlerdi. Ben tam anlamıyla Bir Dinozorun Anıları yayımlandığında keşfettim. Üslubu, anılarının zenginliği beni çok şaşırtmıştı. Bence kitap dünyasında hiç tanınmamış bir bilim kadınının çok satan olması önemli. O zamanlar Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden (ÖDP) aday olmuştu. Çok sattığı, çok sevildiği için aday yapmışlardı Minâ Hanım’ı. 230 binlere kadar geldi kitabının satışı ama ÖDP’den daha az oy aldı; bu çok kesin bilgidir.

Siz belgeselini de yapmıştınız Minâ Urgan’ın…
Tabii. O kitabı birkaç gecede bitirdim ve hemen kapısını çaldım, belgesel yapmak istiyorum dedim. Saatlerce konuştuk. İmza meraklısı da değilim ama kitabı imzalatmıştım. Belgesel sırasındaki görüşmelerde, “Bunu kitabımda anlatıyorum ama bak sana yine anlatıyorum” derdi. Sözlü tarih çalışması yapıyoruz ve televizyonun çok büyük bir gücü var. Kitabı belli bir entelektüel kesim okuyor ama televizyondan herkese ulaşıyor. Ben de istedim ki o belli bir kesimin okuduğu Minâ Urgan’ı Hakkâri’de televizyonu açan insanlar da tanısın.

“Babam Orhan Kemal’in berberiydi”
“Televizyon kitaptan daha güçlü” diyor Nebil Özgentürk. Haklı da. Hanımın Çiftliği televizyon dizisine uyarlandığında kitabın satışının yükseldiğini hatırlıyorum. Bu arada da kitaplıkta Orhan Kemal kitaplarını görüyorum. Orhan Kemal’le okur olarak ilişkisini soruyorum önce.

“Orhan Kemal’in topraklarının çocuğu olmakla birlikte Orhan Kemal’le aşk yaşadım ben. Genç bir adam düşün; 17 yaşındadır ve etkilendiği ilk yazar Orhan Kemal’dir. Benim ağabeylerimden kalan kitaplıkta ilk ilgimi çeken Evlerden Biri, Bir Filiz Vardı, Murtaza… Babam da Orhan Kemal okuruydu ve hatta babam Orhan Kemal’in saçlarını tıraş eden berberdi. Belki çocukluğumda hayal meyal görmüş bile olabilirim.”

“Orhan Kemal mi? Albümü yeni mi çıktı?”
“Aradan yıllar geçti. Başıma şu geldi; Bir gün bir adam kitapçıya gider ve şu cümleyi duyar; ‘Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği’nin kitabı çıkmış’ der biri. Bu çok acı bir şey. Aynı şey Aşk-ı Memnu’da da olmuştur. Televizyon böyle bazen hem doğru bir şey yapar hem de yüzümüze vurur toplumun edebiyata olan ilgisizliğini… Ben de Orhan Kemal belgeselini yaparken bir kitapçıya girdim. Aynı zamanda müzik marketti burası… Orhan Kemal’in neyi var diye sordum. ‘Albümü yeni mi çıktı abi’ dedi. Kitap, albüm satan genç bir çocuk… Böyle işte…”

Klasiklerde bir yabancılaşma yaşadım”
Söz dönüp dolaşıp dünya klasiklerine geliyor, daha doğrusu ben soruyorum, çünkü Özgentürk’te bir yerli damarı hissediyorum… “Klasiklerle aram iyi değil” diyor ve devam ediyor: “Orada bir yabancılaşma yaşadım. Karacaoğlan’ın Dadaloğlu’nun geçtiği toprakların çocuğuyum. Tolstoy’un,  Çehov’un uzağında değilim ama demek okumaya başladığım yıllarda arkadaşlık yapamamışım. Önce bana dokunmalı hikâyeler… Öyle bir snopluk var bende. Dünya klasikleri de Allahın emri değil…”

“22 yıldır biyografi okuyorum”
Nebil Özgentürk’ün evindeki kitaplığı karıştırırken öğreniyorum ki devamı yatak odasında. İzin isteyerek odaya giriyorum. Başucunda, yatağın yanındaki sehpada, karşısında kitapları görüyorum… Tatlı bir dağınıklık var. Çoğunlukla biyografi kitapları olduğu gözüme çarpıyor. Türkiye’de yeterince biyografi kitabı yazılmadığını düşünen ben, soruyorum; yeterli mi?
“İyi gidiyor. Ben 22 yıldan bu yana ağırlıklı olarak biyografi kitabı okudum. Gördüğün gibi ağırlık hep biyografi kitapları. Önemlidir bu tarz kitaplar. Bizde çok kötü değil ama dünyada çok daha etkili. Yakın tarihi anlatmanın en iyi yolu da biyografi kitaplarıdır. Hem siyasi hem de hayata değen kışkırtıcı kitaplardır. Bizim gibi dedikodu seven toplumlarda ilgi de görür, tartışılır. Türkiye Ayşe Kulin’i Adı: Aylin’le tanıdı. Roman da etkili tabii ama biyografilerin yeri ayrı.

“Can Yücel’e rakılı karpuz”
Bu arada Cezmi Ersöz’le Sıdık Akbayır’ın yazdığı Candı Yüceldi Şarabiydi kitabı görüyor, raftan elime alıp karıştırıyorum… “Hah bak işte mesela o kitap” diyor Özgentürk ve devam ediyor… “Bu hayat, bu kitap merak edilmez mi? Bölüm bölüm de ayırmışlar, çok güzel bir çalışma; her kesime hitap ediyor. Ben zaten Can Yücel ve Yaprak diye kitap çıksa alırım. Başucu yazarımdır.”

Çok eskilere dayanıyor galiba Can Yücel’le olan bağınız…
10 yaşındayım, önce ailesini tanıdım. Can Yücel Adana Cezaevi’nde sürgündeymiş. İstanbul’daki abim babama, “Çok sevdiğim bir dostum Adana Cezaevi’ne sürgüne geldi, ilgilen lütfen” diyor. Babam durur mu? 12 Mart’tan 1974 affına kadar her hafta Can Yücel’in ailesini ağırlıyoruz evimizde. Can Yücel’i ziyarete giderken de karpuz alınıyor, karpuza rakı şırınga ediliyor. İçerde rakılı karpuz yiyorlar. Böyle bir hikâye yaşıyorsun… Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı geceyi de unutmam. Yücel ailesi bizdeydi. Sabaha kadar hüngür hüngür ağlanmıştı.

Cezaevinden çıkınca sizin eve geldi mi?
Tabii. Sofralar kuruldu, yemekler, dolmalar, çok güzeldi. Benim kahramanım o…
Nasıl başucu yazarım olmasın…

E şiire gelelim… Henüz herhangi bir kitap gözüme çarpmadı ama bana öyle geliyor ki siz de İkinci Yeni’de takılıp kalmış olabilirsiniz…
Doğru! Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan… Ben bu şairlerle hayatım boyunca çok güzel ilişki kurdum, onların dizeleri bana çok iyi geldi. Eşime çok Cemal Süreya okumuşluğum vardır.

Şiir konuştuğumuz için şairden yola çıkarak soracağım; muhafazakâr şair, muhafazakar sanat gibi tanımlamalar ne ifade ediyor sizin için… Hatta buradan Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’a da gelelim…
Necip Fazıl; “Ne hasta bekler sabahı/ Ne taze ölüyü mezar/  Ne de şeytan, bir günahı/ Seni beklediğim kadar…” diyor. Şimdi bak, bir aşkı, bekleyişi ne kadar güzel anlatmış. Aynı adamın Büyük Doğu dergisini okuyup da Ahmet Emin Yalman’ı öldürmeye çalışan bir genç vardı; Hüseyin Üzmez. Sonra da tecavüz olayıyla gündeme geldi. O şiiri düşünüyorum ve o dergiyi çıkaran Necip Fazıl’ı unutuyorum. İlk döneminde Nâzım Hikmet’le kıyaslanacak kadar muhteşem dizeleri var ama sonraki yıllarında insanlara kara hedefler gösteren bir şaire dönüşüyor.

Peki, İsmet Özel?
Mesela… Muhteşem bir şair; şiirinin okuduğum zaman hayran, televizyona çıkıp konuştuğunda ise deli oluyorum. Çünkü orada, televizyonda ırkçı.

Nâzım Hikmet’in hayatı televizyon dizisi olabilir”
Bu arada Nâzım Hikmet’le ilgili konuşmaya başlıyoruz. Öğreniyorum ki Nebil Özgentürk üç ay boyunca onlarca kitap okumuş. Çünkü Nâzım Hikmet’in hayatını televizyon dizisi yapmak istiyor. Televizyonun gücüne geliyoruz yeniden… “Ben bir Nâzım Hikmet kitabı yazsam, on bin, hadi bilemedin elli bin kişiye ulaşacak. Ama televizyon öyle bir araç ki; sadık kalırsan, ahlaklı kalırsan, Nâzım’ın hayatına ihanet etmezsen olur… Ben oturdum üç ay boyunca gece gündüz yüze yakın kitap okudum. Diyaloglar yazmaya çalıştım. Sinopsis yazdım. Üç kadınla aynı anda aşk yaşamış, üç kez Sovyetlere kaçmış, neden 14 yıldır hapiste olduğu belli olmayan bir adamdan bahsediyoruz. Mesela Kanuni Sultan Süleyman… İlk 100’e girememiş bir kahraman. Kanuni’nin hayatını üç kere dizi yapıp çöpe attılar. Muhteşem Yüzyıl’da bir şey oldu. Rahmetli Meral Okay bir formül buldu, yaptı ve şimdi dünyanın izlediği bir dizi oldu. Nâzım Hikmet’in hayatının dizi olmasını destekliyorum…”

Kitap, reklam ve yazara gelelim; mesela yazar kendini eserini sosyal medyada tanıtmalı mıdır? Bir nevi kendi reklamını yapmalı mı?
Ben bu konuda olumlu düşünüyorum. Kitap tanıtımı bir lokanta tanıtımı değil. Kitaplar bu ülkede çok duyurulması gereken ürünler. Yazarların kitaplarını tanıtmaya hakları var. Sabunu tanıtır gibi tanıtsalar bile kime ne zararı var? Mesela şehrin billboardlarında da olabilir kitaplar. Kusura bakmayın ama bu ülkede zaten kaç milyon kitap okuyor… Bence tanıtılsın, reklamı da yapılsın…

Mutlaka okunmalı dediğiniz kitaplar?
Orhan Kemal’den Murtaza, Yaşar Kemal’den İnce Memed, Orhan Pamuk’tan Masumiyet Müzesi, Zülfü Livaneli’den Serenad… Mutlaka okunmalı…

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya