Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Kütüphanem herkesin zevk almayacağı bir kütüphanedir

Kütüphanem herkesin zevk almayacağı bir kütüphanedir

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Murat Daltaban’ın kitaplarla olan hikâyesinin başlangıç noktasında bir roman ya da bir yazar yok. Yani bir kitap okumuş da yazarına, kahramanına vurulmuş değil.  Hatta kitaplarla ilgili ilk deneyimi de biraz ürkütücü. O anlatıyor, ben bazen içimden “geç” bazen de “erken” diye geçiriyorum ama önemli de değil. Okumaya beş yaşında başlasa da edebiyatla geç haşır neşir olmuş. O ürkütücü deneyimin başrolünde hâkim babanın hukuk kitaplarıyla dolu kütüphanesi var. Arada “Bu kitap da neymiş acaba” diye merak etse de hiçbir zaman merakının karşılığında bir anlam bulamamış. Ne bir roman, ne de bir öykü kitabı varmış kitaplıkta. Ama neyse ki babasının da meraklı olduğu çizgi romanlar varmış. “Red Kit, Asteriks, Karaoğlan ve Tarkan okurdum. O dönemde çizgi romanların zararlı olduğu, okuma alışkanlığını körelttiği söylenirdi. Bence obje olarak kitapla ilişki kurmayı kolaylaştıran bir yanı vardı” diyor. Neyse ki çok sevdiği ilkokul öğretmeni sayesinde okuduğu bir kitapla “çok mutlu” bir yaz geçirmiş. Hepimizin çocukluk kitaplığında olan ve galiba hepimizi mutlu eden Çocuk Kalbi’ni okumuş Edmondo De Amicis’ten… Ama sanmayın ki bu okuma hazzı onun okur hayatının bir dönüm noktası olmuş…

İlkokul bitti. Ortaokul, lise, edebiyat dersleri?
O müfredat beni perişan etti. Korkunçtu. Dönüp dönüp Ömer Seyfettin okutuyorlardı. Bana sorarsan çocuk kitapları değildi onlar. Bir çocuğu heyecanlandırmazlardı. Hele lise yılları… Divan edebiyatı mesela… Bir de zorunluluk var ya, o zaman daha hırpalayıcı oluyor. Müfredat hala aynı mı bilmiyorum ama o zaman beni perişan etti. Kitap okuma zevkini ateşleyen kitaplar okutmazlardı bize.

Üniversite yıllarında bir kırılma olmadı mı?
ODTÜ’ye girdiğimde on beş yaşındaydım. Çok izole bir hayatın, evin, mahallenin içinden dünyaya ODTÜ sayesinde açıldım. Tuhaf bir ortamdı. Alışmakta problem yaşadım. Tam bir rekabet ortamıydı, bana göre değildi ama ODTÜ’nün içinden geçmek insana çok şey kazandırır. Edebiyatı, müziği, hayatı resmen yeniden keşfettim. ODTÜ size sadece size bilim öğretmez; sizin sanatla ilişki kurmanızı da sağlar, sosyolojiyle de topluma nasıl bakacağınızla ilgili deneyim kazanırsınız. Kitaplarımız İngilizce, çok kaliteli ve çok özel kitaplardı. Kitabın maddi olarak kıymetini ilk o zaman anladım. Okuma dışında kitapla bir fetiş ilişkim oluştu. Benim olmalarından çok mutlu olurdum. Orijinal olmaları, güzellikleri, kokuları bana haz verirdi. O vakitlerden sonra kitap biriktirmeye, kütüphane yapmaya başladım. Koleksiyoncu olmak diye başlamadı ama iş.

Arzulamak, sahip olmak gibi mi mesela…
Arzulamak evet, tam fetiş olmak gibi. O kitabı bulmak ve sahip olmak ona…

Nasıl bir kütüphane hikâyesi var Murat Daltaban’ın?
Benim kütüphanemin hikâyesi birbirine referans veren kitaplar üzerinden gidiyor. Birtakım bilimsel kitaplar üzerine çalışıyorsam mutlaka kaynaklarını tararım. O yüzden kütüphanem herkesin zevk almayacağı bir kütüphanedir. Ama benim için kafama takılan bir şeye ulaşmanın en kolay yoludur.

Dağınık mıdır peki?
Mesela darmadağınık bir odanız vardır. Kimse bir şeyi yerinden oynatmazsa siz aradığınız her şeye ulaşabilirsiniz ya…  Bana ait soru işaretleriyle dolu olan her şeye ulaşabilirim kütüphanemde ama kimsenin dokunmaması lazım. Ekstra bir kitap bile girmemesi lazım kütüphaneme.

“Önce tiyatro sonra edebiyat girdi hayatıma”
Sıkıntılı ODTÜ yılları… Ortaokul ve lise müfredatının yarattığı edebiyat travması hâlâ sürüyor. 18 yaşında Camus, Kafka, Sartre, Dostoyevski’yi keşfediyor. “Tam aradığımı bulmuştum, belki bedenimle birlikte okur kimliğim de büyümüştü” diyor ama yine bir şeyler yine eksik. ODTÜ’den ayrılıyor, yeni okullar kazanıyor, bocalamalar yaşıyor, olmuyor. “22 yaşındaydım –geç olabilir ama güç olmadı- tiyatroya başladım. ‘Hah, tamam buldum’ dedim…”

Ne oldu peki?
Hayatımın ilk başarısı. ODTÜ’den sonra psikolojik olarak kendimi ifade edebildiğim tek şeydi tiyatro ve o dönemde Türkiye edebiyatıyla tanıştım. Metin And, Sevda Şener gibi çok bilgili insanlardan dersler aldım. Onlar bana hep yol gösterdi. O yıllarda Bilge Karasu’yu tanıdım, Murathan Mungan’ı tanıdım. Şiiri de o zaman tanıdım. Edip Cansever mesela… E tiyatro biraz da şiir demek zaten. Şiirin ne olduğunu anladım. O dönemde  Oğuz Atay, Yusuf Atılgan yaş itibarıyla bana çok heyecan verdi. Nâzım Hikmet’i ODTÜ döneminde keşfetmiştim. Ama şiirle gerçek mânâda ilişki kurmaya başlayınca Nâzım’ı da daha iyi anladım. Tiyatro yazarları üzerinde çok çalıştığımız için tiyatro metinlerini keşfetmeye başladım. Bilgesu Erenus’u, Haldun Taner’i, Orhan Asena’yı, Güngör Dilmen’i, Mehmet Baydur’u keşfettim.

“Bilge Karasu hep yakınımdaydı”
Laf dönüp dolaşıp Bilge Karasu’ya geliyor. “Bilge Karasu Ankara’da  Hacettepe Üniversitesi’ndeydi. Muhteşem bir şeydi onun varlığının Ankara’da olması. Bazı şeylere uyanmaya başladığımda Bilge Karasu çok yakınımdaydı” diyor Murat Daltaban. “Bilge Karasu çok yakınımdaydı” deyince sanıyorum ki tanışıyor ve bir hikaye, bir anı bekliyorum. Yok, hiç tanışmamış. Öyle bir arzusu da olmamış. Bugünlere çok uzak bir yerden anlatıyor tanışmama ama varlığının ona güç verme hikâyesini…

Tanıştınız herhalde Karasu’yla…
Yok tanışmadım. Yazmak, yazar olmak, o zamanlar çok yukarıda bir şeydi; ulaşılmazdı. Ankara tuhaf bir yerdir. Her şeyden daha kapalı ve izoledir. Burada bir yazarla karşı karşıya gelebilirsin ama Ankara’da bunu o zamanlar hayal bile edemezdin.

Nasıl bir fark var İstanbul- Ankara arasında?
Bir yazarın kıymeti buradakinden farklıdır Ankara’da. Burada yazarın o kıymeti pek bilinmeyebilir. İstanbul’da her şeye çok kolay ulaşabilirsin çünkü. Gerçekten o dönemler, yani 80’ler ve 90’lar izolasyon ruhunun olduğu dönemlerdi. Dünyaya da açılmamıştık bu kadar çok. Evinin dışındaki her şey çok uzaktı. Bahçelievler’de oturuyordum mesela ama ODTÜ’ye gitmek de orayı kazanmak da çok uzaktı aslında. Benim kuşağımdaki memur çocuğu grubu için uzaktı. Bir de şimdilerde tarz değişti. Çok beğendiğin bir yazar mı var? Gidip onu bir yerde bulabilirsin, fotoğraf çekebilirsin, sohbet edebilirsin. Kırılmış bir izolasyon, geçilmiş bir nokta var artık. Bilmiyorum belki benim aile yapımla da ilgili olabilirdi. Babam hâkim, otorite var, kontrol var. Bu otorite ister istemez seni izole ediyor. Otorite ile birey ilişkisinde her zaman böyle bir şey var. Otorite senin büyümene izin vermez. Hani bir laf vardır ya; büyümek istiyorsan babanı öldüreceksin…  Erkek olmak için babanı öldürmek zorundasın. Otoriteyi yıkman gerekir. Ankara’da bunu daha çok yaşıyorduk biz. Orda Meclisi, öte tarafta bakanlık, diğer tarafta başka bir şey…  İklim basık, ayaz, kar kalkmıyor… Binalar kısa kısa… Her tarafın sarılmış gibi… Bu izolasyondan dolayı da zaten kıymetli olan şeyler daha kıymetli gelirdi. Yakın çevrende yazar olmadığı için onlar hep gerçeküstü bir yerdeymiş gibi gelirdi. Bilge Karasu’yla tanışmadım ama onunla tanışan, ahbap olan arkadaşlarım vardı. Onlar da çok kıymetliydi. Ayrı yerleri vardı.

“Kütüphane mi devlet dairesi mi”
Geliyoruz kitap alışverişine. Sıklıkla internet üzerinden almayı tercih ediyor. Çünkü aradığı kitaplar büyük kitapçıların raflarında pek olmuyor. Kitapçı gezmeyi seviyor, arada yeni kitapları gördükçe alıyor o ayrı. Ama bir de yurtdışına çıktığında kitapçılarla mesaisi var ki bazen yarım gün sürebiliyor. “Oralarda buradaki gibi sadece satış odaklı değil çünkü” diyor ve devam ediyor. “İnsanların orada zaman geçirmesi için konfor var. ‘Gel burada vakit geçir’ diyor adamlar… Gittiğin zaman yarım gününü o kitapçıda geçiriyorsun. Türkiye’de öyle bir yer yok, ayaküstü bakıp alıyorsun.”

Problem ne peki?
Problem bizim sistemde ilişkinin sadece satın almak üzerinden kuruluyor olması. Kütüphane yok mesela. Taksim’de Atatürk Kitaplığı vardı. Bilmiyorum hâlâ duruyor mu ama çok feci bir haldeydi. Kütüphaneye ihtiyacım olduğu zaman Salt’ın ve İstanbul Modern’in kütüphanelerine gidiyorum.

İkisi de özel kurum. Devlet kütüphaneleri pek iç açıcı değil mi…
Mesela Ankara’da Milli Kütüphane’ye gidiyorsun. İçeri girebilmen için öğrenci kartın olması lazım. Öğrenci değilsen giremiyorsun. Bu tip saçmalıklar vardı, bilmiyorum hâlâ böyle mi… Araştırma için gidiyorsan onu da ispatlamanı istiyorlar. Böyle saçma şey olur mu? ODTÜ zamanında gidiyordum eşofmanla –ben hayatım boyunca hep eşofman giyerim-, “Spor yapmaya mı geldin kardeşim” deyip içeri almıyorlardı. İyi de burası devlet dairesi mi?

Siz sadık Hakan Günday okurusunuz değil mi?
Çok severim.  Zargana’yı okuduğumda film yapalım istedim. Hâlâ da uğraşıyoruz, senaryo filan tamam.  O zaman da şöyle düşünüyorum; genç yazar, sert de yazıyor. “Ya ters biriyse” diye eşim Özlem’e arattım.  “Tatsız nemrut bir adamsa bana hiç verme, konuyu kapat” dedim. Çünkü kızarsam, canım sıkılırsa, kalemiyle de ilişkim kopar, okuyamam bir daha kitaplarını diye…  Kitaplarından da kopmak istemiyorum. Sonra Hakan melek gibi bir adam çıktı, çok iyi arkadaş olduk.

Başka kimler var sevdiğiniz yazarlar arasında?
Yine arkadaşım ama onu kitaplarından önce tanıyordum. Ankara’da çocukluktan beri arkadaşım olan Yekta Kopan. Yazma serüvenine şahit oldum Yekta’nın. Çok başarılı bir yazar. Hakan’ın da Yekta’nın da son romanları harika. Murat Gülsoy var bir de… Onun bilimadamı tarafı edebiyatını çok iyi etkiliyor. Beni çekiyor onun edebiyatı. Ayfer Tunç çok güçlü bir kalem. Mine Söğüt, Murat Menteş, Emrah Serbes jenerasyonu çok başarılı.

RADİKAL KİTAP

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya