Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Niyetim bozuk…

Niyetim bozuk…

Soljenitsin’in “Edebiyat, deneyimlerin yadsınmaz özünü kuşaktan kuşağa aktarır. Böylelikle bir ulusun yaşayan belleği olur” sözünü düşündüğümüzde Adalet Ağaoğlu’nun “Dar Zamanlar” serisinin zamanında tam da bunu yaptığını ve şimdi Dert Dinleme Uzmanı’yla kaldığı yerden devam ettiğini görüyoruz. Evet, günlerdir her yerde “On sekiz yıl sonra yeni roman” başlığıyla veriliyor haber; Adalet Ağaoğlu, on sekiz yıl sonra, 85 yaşında yeniden ismiyle müsemma bir romanla düşündürüyor: Dert Dinleme Uzmanı. Bu sefer Aysel yok, Ömer yok, Tezel yok… İsim, mekân ve zaman da yok. Ve bu kez Bir Düğün Gecesi romanında olduğu gibi “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diyen bir kahraman da yok. Daha ikinci sayfada intihar eyleminin bu kez gerçekleştiğini görüyoruz. Peki, ama neden? Kahramanın, Adalet Ağaoğlu’nun kitabın adıyla aynı olan kahramanı Dert Dinleme Uzmanı tüm olan biteni tuttuğu defterlerle açıklıyor. O bir editör. Hayatı boyunca yazarların ya da yazar olmaya çalışanların metinlerini düzeltmekle uğraşan ve bozulan, düşüşe, yıkıntıya uğrayan bir editör… Aslında tek kahramanlı bir metin bu. Birçok başka insan da olsa onlar sadece birer figür. Naif, akıllı, iyi niyetli ve aydın bir adamın düşüşüne şahit oluyoruz roman boyunca. Ama ne düşüş! Yine zaman zaman muzip göndermeler, ters köşe vuran durumlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihine dair şifreler, imalar var romanda. Biraz da parçaları birleştirmek bakımından güç bir roman aslında. Anlattığı, konu edindiği tüm duygu durumları, tepetaklak olan değerleri, çıkarcı insan ilişkileri, faili meçhuller, hukuksuzluk, adaletsizlik ve aklınıza gelebilecek her tür kötülük var. Kötülük evet, belki de bizim tarihimizin, gelip giden, bazen de gitmek bilmeyen iktidarların, askeri darbelerin, tutulmayan sözlerin aydın bireyin kötülüğe ve kötüye sürükleyip yitmeye zorlamasına bir ağıt belki de… Ama her şeyden önemlisi Adalet Ağaoğlu’nun korku ve heyecanla yeniden yazmaya başlamasının romanı. İşte tüm bunları ve bize olanları Adalet Ağaoğlu’yla konuştuk.

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Uzun bir sessizliğin sonrasında şimdi herkes sizi yeni kitabınızla konuşuyor. Ne hissediyorsunuz?
Bakıyorum da bir beklenti varmış benden. Bunu hissettiğim anda beni bir panik aldı. Korku ve heyecan var.
Neden o panik hali?
Dert Dinleme Uzmanı’nı ben roman yazamayacağım koşullar içerisinde yazdım. Belirsizlik içerisinde. Türkiye’de her gün gündem değişiyor, konsantre olmam çok zaman aldı. Gazetecilerle görüşmeye başlayıncaya kadar ne yaptığımı bilmiyordum. İlk okuyan mimar bir arkadaşım oldu ki çok güvenirim ona. Okudu ve olumlu şeyler söyledi ama yine de yatışamadım inan. Bir de kolay değil; adım romancıya çıkmış. Günter Grass’la ilgili bir haber vardı. Grass’a sürekli yeni roman nerede diye soruyorlardı. O da “Habire soruyorsunuz, gelmeyin üstüme yeni roman yok, yeni roman yok!” demişti. Onu çok iyi anlamıştım. Ben de on sekiz yıl sonra ölçümü kaybetmişim. Bir de ayrıldığım son yayınevimle yaşadığım şeyler yüzünden psikolojik travma geçirdim. Dünyaya bakışım değişti. Kendimle barışımı yok etti. Bu gerilimle yayımlatsam mı yayımlatmasam mı diye düşündüm. Müthiş bir korku içindeydim. Hâlâ da öyleyim ama okuyanlar gelip bana sorular sorunca rahatlamaya çalışıyorum.
Zor bir süreçti yani…
Zordu, bırakmıştım yazmayı, küsmüştüm. Küsmem de barışmam da kolay olmadı. O arada üç cilt roman yazabilirdim. Yeni anayasa için yazmadığım yer kalmadı.
Dert Dinleme Uzmanı Dar Zamanlar serisinin devamı aslında değil mi?
Evet, öyle denebilir. Dar Zamanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin analizidir. 12 Eylül sonrasına kadar da geliyordum. Bu, ondan sonraki hayatın değişim ve dönüşümü. Buradaki her hikâye bir bozulmanın işareti. Bir güvensizlik var, karşılıklı olarak birbirimize olan güvenimizi kaybettik.
Kim yaptı bunu?
Siyasal hayat yaptı. Darbe gitti, iktidar sivil anayasa için söz verdi ama seçim nutkuymuş meğer. Bu da bende en az eski yayınevimin yarattı travma kadar etkili oldu. Çünkü bir umut kapısı açılmış gibiydi. Ben bu yaşıma geldim, darbelerin hepsini yaşadım, biraz da dikkatim var. Tekrarlanan her şeyin fasit daire gibi dönüp durması bana müthiş bir bıkkınlık verdi. Çaresizlik! Yabancı bir yazarın şöyle bir lafı vardı: Çaresizlik insanoğlunun en hayırlı belasıdır… Çok inandım bu söze. Çünkü ben şu an üst kattaki kitabı alamayacak durumdayım. Kitapları habire aşağıya koyuyorum. Bir çeşit yaratıcılık oluyor. İşte ben de bir çare olarak yazmaya sarıldım. O çaresizliği yenmek zorundaydım.
En çok da referandum sonrası hayal kırıklığı yaşadınız tabii…
Çok kişi inandı, yeni anayasa diye yola düştük, hile çıktı altından. Hani demokrasi? Tek adam, ben varım diyor, başka bir şey demiyor.

“Giderayak kendinizi düzeltme şansınız yok”

Romanda çok iyi niyetli, naif bir insanın yavaş yavaş yıkıma uğramasını, bozulmasını ve yabancılaşmasını anlatıyorsunuz…
Evet, önce güven duygusunu kaybediyor, sonra dostunu… Gitgide birçok şeyi kaybediyor ve kendinden nefret ediyor. İşte yabancılaşma bu. Kapitalist ahlak diye bir ahlak var. Biz her şeyi Batı’dan ithal ettik, kapitalizm de öyle oldu. Heveslenerek. Amerika’nın mafyasına, Baba filmine heveslenerek, tek adam yaratmaya çalışarak kapitalist olduk ama taklitle ahlak olmuyor işte… İçine düşülen umutsuzluk ve çaresizlik çok önemli. Biliyorsunuz, bu zamanlarda ileri yaşlar için hesabınız olmuyor.
Nasıl yani, yaşlılık mı?
Evet, giderayak… Bu romandaki en büyük korkum buydu. Diğer romanlarımı yazarken önüm açıktı. Yenisini yazarım derdim. Ama bu giderayak… Bu çok önemli. Giderayak kendinizi düzeltme şansınız yok… Telaşım, korkum biraz da bu yüzden. Yazmam da aydın sorumluluğumdan…
Romanın tümünde insanların çoğunda bir yüksek ego, sinsilik, içten pazarlık hâli görüyoruz…
Evet, kahramanım da düşüşe geçiyor, kendinden nefret edecek duruma düşüyor. Nefret! Çünkü o insanlar hayatın devamını mümkün kılmıyor. Umut yok.
Peki, burada da böyle mi? Ülkede, şehirde, mahallede, dostlar arasında, genel olarak toplumda?
Yozlaşma olduğunu kabul edelim. Siyasal hayatın da bunda büyük bir katkısı var. Demokrasi ışığını göremiyoruz bir türlü. Bir de dinle aklın bir araya getirilmeye çalışılması var. Sanki anayasa Kuran-ı Kerim! Oradan sureler okunuyor. Biliyorsun, romanda da tüm bunlara alaycı bir dille değindim.
Dar Zamanlar üçlemesinde hep intihar eylemi düşüncesinin etrafında gezinen kahramanlar vardı. Bu sefer romanın ta en başından intihar ediyor kahramanımız… Bunun bir alt okuması var değil mi?
Dar Zamanlar serisinin Hayır kitabında Aysel kayboluyor biliyorsun. Ne olduğunu bilmiyoruz daha, öldü mü, nerede… O arada onu arayan arkadaşları nerede diye kendi aralarında konuşurken bir doçent arkadaşı var aynı Dert Dinleme Uzmanı karakteri gibi. O bekleyiş içerisindeyken birdenbire kendini atıveriyor aşağıya. Unutulup gitti o intihar vakası. Şunun için andım; birkaç yıl önce, bir trenin içinde, doçent bir adam kendini atmıştı trenden. Bu bir aydın intiharıydı.

“Halkımızın AKP’ye oy vermesi bir çeşit tapınmadır”adalet-8BAC-E4E9-DA54
Hayır romanında “aydın intiharları” üzerine çalışılıyordu zaten…
Evet, “Aydın İntiharları Geleceğin Başkaldırısı” etüdü yapıyordu. Gelecek ne olacak? Sanki ben onun hesabını tutmaya çalışıyorum bu son romanda. İnanın kafama hep çakılı kaldı aydın bir kişinin intiharı… Bunu derin derin düşünmeliyiz. Dünyayı anlamış, görmüş insanlar. Neden ama neden? Küreselleşmenin ve gelecek dünyanın hesabını yapmalıyız artık. Benim için büyük umut Gezi Parkı olayı idi.
Umutlandınız mı peki o dönem?
O çocuklar benim gençliğimin çocukları değil. Dünyada olan biten her şeyden haberleri var. Kendiliğinden özümsenen bir durumdu. Dünyada olan bitenleri gören, apaydın gören yeni bir insan türü yetişiyor. Bunları görmezden gelemeyiz. Tabii o çocuklara çeşit çeşit suçlar yüklemeye kalkıştılar. Fakat şuna çok dikkat ettim; o çocuklar kendileriydi. Kendisi olmak çok önemli. Güdümlü değillerdi! Başbakan ne yaptı? Geldi Fas’tan, “Benim gençlerim, benim polisim, benim bilmem neyim” diye konuştu. Malıymış gibi sanki! Gezi olayındaki gençler her şeyi bilerek, tanıyarak, hissederek yaptılar.
Seçim sonrası için ne dersiniz?
Halkımızın AKP’ye oy vermesi bir çeşit tapınmadır. Her türlü ideolojiye tapınmak bence muhafazakârlıktır. CHP de hâlâ eskiye tapınıyor. Kendini yenileyemedi. Önce bütün bunların bana çok acı verdiğini söyleyeyim. Gelecek dünya üzerine konuşalım istiyorum galiba, aydın sorumluluğu bu işte.
Aydın kimdir peki?
Verili bilgiyi sorgulayandır. Sadece hayır diyene değil verili bilgiyi sorgulayandır. Okumuş yazmışlardan aydın olunmuyor yani…
Türkiye’deki durum ne?
Bence böyle insanlar, gençler var. Batı ile yarışacak kadar hem de, yok değil fakat dışarıda sürdürüyorlar. Türkiye’de önleri kapalı. Hâlâ kitap toplatılıyor Türkiye’de. Ne demek bu? Mesela Mustafa Kemal Atatürk. Kendi koşulları içinde ne gerekiyorsa onu yapmış. CHP kurulmuş, o zaman demokrasi yok. O zamanın koşulları içerisinde tek partiyle demokrasi okunu koyamazdı. Batı’dan aktarmalı, Fransız İhtilali’nden aktarmalı… Nerede demokratik sistem? O zaman kendi koşulları içinde bunu yapamazdı. Laik bir devlet miyiz biz? Asla olmadık. Laiklik mitingi yapan profesörler beni üzdü açıkçası.
Neden?
Laiklik mitingi yapıyor ama devletin laik olup olmadığının hesabını sormuyor.
Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı varken, yani devletin içinde böyle bir birim varken laik devlet olur mu sizce?
Olmaz işte. Devletin parasıyla taraf tutuyor. Müslüman diyor. Bütün inançlara açık değil. Müslümanlık bile ikiye üçe bölünüyor. Bir de devlet maaşıyla özgür olamaz ki; ideolojiye bağlı olur, iktidara bağlı olur. Bütçeye bir bak. En büyük bölümü TSK, sonra da Diyanet İşleri, artanı eğitim, sağlık, karayolu…
TSK demişken… Dert Dinleme Uzmanı’nın ailesi tuhaf bir trafik kazasında hayatını kaybediyor. Çarptıkları araç ise TSK’ya ait bir askeri araç… Burada bir mesaj var.
Var tabii. Niyetim bozuk. Mesela Bahçelievler’de yedi TİP’li gencin askerler tarafından vurulması… Ben oradaydım. Bütün bunlar askeri iktidar meselesi. Sizin romandaki bahsettiğiniz parçaya bakalım; üç yöne ayrılıyor yol ve o tabelalar habire değiştiriliyor. Kasten öldürülüyorlar aslında. İktidara göre işleyen mahkemelerle hiç demokratik olamadığımıza göre yamulup yumuluyoruz. Mesela oradaki avukat da 12 Eylül’de içeri girenlerin avukatı. Şifreler ve imalarla yazdım.
Bu kadar çok intihar üzerine yazdınız. Bağışlayın ama soracağım, cevap vermek zorunda değilsiniz… Hiç intihar etmeyi düşündünüz mü?
Düşündüm… Belalı bir konu bu.
Neden peki?
Çünkü insanın biraz sağduyusu varsa geride kalanları düşünüyor. Vazgeçiyorsun sonra. Geride kalanların acısını düşünüyorsun, sana muhtaç olabilir… Yapılamayan şeylerden biri bu. Birey özgürlüğünü elde etmiş olacaksın, romandaki profesör gibi… Düşünülmez olur mu? Sadece ben değil, birçok kişi düşünmüştür. Ben de düşündüm fakat şunu ayırmak lazım; Stefan Zweig’ın intiharı başka bir şeydir ev kadının intiharı başka. Düşünce üreten bir insanın Hitler’e, zulme, faşizme karşı intiharının başka bir anlamı vardır. Şimdi siz bana aslında özel bir soru sordunuz ama ben genelleştirdim. Çünkü tüm özel sorunlar, insanlığın genel sorunlarıdır.

“Kadın yazarın kıskançlığı çok fena”
Edebiyat dünyasında sizi üzen ne oldu?

Bütün edebiyat ve sanat dünyasında bu var galiba; kıskançlık, göz dikmek… Edebiyat ve sanatçı hayatı rahat bir hayat değil. Ne güzel hevesle bir yazarlar birliği kuruyorsun ama bugün yazarlar birliğinin ne yaptığından hiç haberin yok. Hep ideolojiler belirleyici oluyor. Kıskançlık belirleyici en çok da…
Yazar kıskançlığı mı yoksa kadın yazar kıskançlığı mı?
Erkek yazar kadın yazarı kıskanıyor ama kadın yazar diğer kadın yazarın başarısını daha çok kıskanıyor. Bu çok fena. Tüm bunları yaşayarak söylüyorum. Ne olacak ki, herkes yazdığı, yaptığı kadar var işte denemiyor. Görsellik arttıkça, şöhret möhret bambaşka kıskançlıklar zuhur ediyor. Kolay bir dünya değil.
Gittikçe daha mı çirkinleşti?
Çok güzel söyledin. Çirkin evet. Oyun yazarlığı yaparken Ankara’da oyun yazarı birçok arkadaşım vardı. Biri de Sevgi Soysal. Birbirimize neler yazdığımızı anlatırdık, çok yakındık. Şununu beğendim, bununu beğenmedim diyebiliyorduk, tartışabiliyorduk. Düşün bak, ben böyle bir dünya yaşadım. O dünyayı yaşadıktan sonra, şimdi içine düştüğümüz durumu görebiliyor musun?

RADİKAL KİTAP/ 19 NİSAN 2014

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya