Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Okumayınca sinirli oluyorum

Okumayınca sinirli oluyorum

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

“Bu kitap muhabbeti de ne acayip… İnsanın sürekli okuduklarını söyleyesi geliyor. Sınav gibi oldu” diyor. Ben halimden memnunum, ünlü oyuncu değil okur Mert Fırat var karşımda. İki saate yakın konuşmamızda birçok yazar ve kitap ismi dökülüyor masaya. Arada bana soruyor “Sen okudun mu” diye… Benim okumadıklarımı o anlatıyor, onun okumadıklarını ben… Bir ara duraksayıp “Benim için okumak bir meziyet, bir ayrıcalık değil. Bir ihtiyaç” diyor ve devam ediyor: “Okumayınca sinirli oluyorum mesela. Bir şey kaçırmış gibi hissediyorum”. Sohbetimizde adı ilk geçen roman Sefiller oluyor. “Ben Sefiller’i bayağı küçükken okudum, ama hiçbir şey anlamamıştım. Annemin bana verdiği bir yaz ödeviydi” diyor ve başlıyoruz.

Annen öyle ödevler mi veriyordu?
Hem öyle ödevler veriyordu hem de neredeyse üstüme kapı kilitlemeye varacak bir okuma alışkanlığı ısrarı vardı onda. Ama ben de zaten niyetliydim, seviyordum okumayı. Her çocuğun başından geçen Gulliver’in Gezileri, Ömer Seyfettin, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Aya Yolculuk sürecim oldu. Mesela Küçük Kara Balık… Çok seviyordum ama Küçük Kara Balık’ın o zaman çevirisi yoktu. Vardı mutlaka da benim haberim yoktu.

E nasıl okudun?
İranlı bir komşumuz vardı o bana Farsça orijinalinden okumuştu. Hatta Küçük Prens ile beni tanıştıran da odur. Küçük Prens’i de ondan öğrenmiştim.

Oyun okumaları nasıl başladı?
Ortaokul yıllarında bize skeçler yazdıran bir hocamız vardı, “Bu komedi metinleri nasıl yazılır, nasıl gelişir?” diye düşünürken Zeki – Metin’den başlayıp The Benny Hill Show’a kadar giden bir yol oldu. Sonra “Yahu bizde komik yazar kim var? Kim komedi yazıyor?” derken Haldun Taner okumaya başladım. Ondan sonra Turgut Özakman’ın Deliler’i yazdığını keşfettim ve Özakman okumaya başladım. O dönem oyun okuma isteği baskındı ama Türk klasikleri de vardı. Galiba orta sonda veya orta ikide okudum Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü. Büyülenmiştim.

Ne düşündün?
“Allah Allah! Böyle şeyler nasıl oluyor?” demiştim, çünkü okuma düzeyi belirli bir yerdeyken Saatleri Ayarlama Enstitüsü benim için bir anda bir rüya, yazılmış koca bir masal, inanılmaz bir şey oldu. “O nasıl bir dünya” diye düşündüm. Hani gözünde canlanan bir şey vardır ya… Koca, gerçeküstü bir dünya ve bunun ismini de küçükken koyamazsın ya… Bende çok acayip bir etkisi olmuştu onun.

Siyaset ya da Türkiye tarihi kitaplarına merakın oldu mu?
Bir dönemden sonra 32. Gün, Kırmızı Koltuk gibi programlarla siyaset ve tarih merakına dönüştü. O siyaset ve tarih merakı ile birlikte yakın Türkiye tarihi… İşte neler oluyor, neler bitiyor? Kıbrıs çıkarması neymiş? Bize anlatılan Batı tarzı tarih yazımı ile bu coğrafyanın tarih yazımı ya da Perslerin tarih yazıcıları ile ilgili ufak tefek okumalar başladı. Mehmet Ali Birand’ın 30 Sıcak Gün kitabını orta ikide filan okudum. Kürt Gerçeği diye bir roman da vardı mesela. Ali Rıza Cihan’ın Çağdaş Devlet Adamı: İsmet İnönü kitabını, Talat Paşa’nın anılarını okumuştum.

Erken değil mi bu tarz kitapları için?
Evet, ama “Herkesin okuduğunun dışında bir şey okuyayım” düşüncesi var ya küçükken… O programlarda konukların önerdiği her kitap benim için bir keşifti aslında. Bence okuma alışkanlığını en geliştiren şeylerden biri bu. Merak ediyordum.

“İnatçıyım, yarıda kitap bırakmam”
Okuma rutini var Fırat’ın. Yatmadan önce mutlaka okuyor. Koleksiyon yapma ya da ilk baskı yakalama derdi yok ama Ankara yıllarından edindiği bir sahaf alışkanlığı da var. “Maymun iştahlı mısın” diye soruyorum, hınzırca gülüyor, tereddüt etmeden “Evet” diyor. “Bir kitap okuyorsun ama sıkıldın, bırakır mısın” diye soruyorum “Hayır, inatçıyım, bir şekilde bitiririm” diyor. Ve yine isimler dökülüyor masaya… Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu, Lorca’nın tüm şiirleri, Marquez’in tüm kitapları, Zülfü Livaneli’nin tarihsel süreçleri anlattığı romanları, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u ve Kürk Mantolu Madonna’sı, Murathan Mungan’ın tüm yazdıklarını, Emile Zola’nın Therese Raquin’i, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler’i, Herman Hesse, Charles Bukowski, Leylâ Erbil, Latife Tekin, Emrah Serbes, Yalçın Tosun… Listelesek uzar da uzar… Arada Orhan Pamuk kitaplarını sayıyor. Sıra Kar’a geliyor, “Bundan acayip film olur demiştim okuduğumda” diyor… Laf lafı açıyor, yeniden okumalara geliyoruz ve Sefiller’de duruyoruz. Üç kere okumuş Sefiller’i, yakında da dördüncü okumasını yapacak. Sebebini soruyorum, şöyle yanıtlıyor: “Sebebi o karakterlerin hepsiyle ayrı ayrı özdeşlik kurmam. İlk okuduğumda birini haklı görmek, öbüründe ‘Çalmak ne acaba? Çalmak da bir saçmaymış. Mülkiyet ne?’ sorularını sorduğum, gitgide gelişen başka bir akıl oldu Sefiller okumalarımda. Victor Hugo’nun benim hayatımda da ayrı bir yeri vardır. ‘Nasıl böyle oldu acaba’ derim. Her okumada başka bir şey anladığın, çok karmaşık bir kurgusu olmayan, basit kurgulu bir romandır aslında.”

Günlük hayatınızda edebiyat konuşur musunuz peki?
Az önce Hasan Ali Toptaş’ın Heba romanının karakteri hakkında konuşuyorduk. Sonra konu oradan Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına geçti. Aylak Adam’dan Suç ve Ceza’ya… Raskolnikov’un yaşadığı ortamın aslında Dostoyevski’nin daha önce Almanya’da yaşadığı yer olduğunu, odasının aynen öyle olduğunu, bir kadının ona baktığını, adamın gerçekten sara hastası olduğunu filan.

Metinlerarası okumalar?
Metinlerarası okumayı, yan okumaları çok seviyorum. Okuma eyleminin kesinlikle tek başına popüler romanlar üzerinden gerçekleşebileceğine inanmıyorum. Mesela Lübnan’ın yakın tarihini bilmeden Amin Maalouf okuduğunda adamın çektiği şeyi anlamıyorsun. Doğu’nun Limanları’nı bir Amerikalı okuduğunda mutlaka bir şey anlıyordur, ama onu bir Türkiyeli okuduğunda başka bir etki yaratıyor. Ölümcül Kimlikleri bir Kürdün, bir Türkün, bir Çerkesin okuması, Bulgaristan’da yaşayan başka bir Türk’ün okuması, ötekileşmiş birinin kimliğiyle okuması başka bir şey yaratırken öbürü başka bir şey yaratıyor. Bunu evrensel bir yerden anlamak ve meselenin daha içine girebilmek için biraz yan okumalar yapmak gerekiyor galiba.

“Beni etkileyen şiirin dibindeki tarih”
Ve şiir… Kelebeğin Rüyası filminde Rüştü Onur’u canlandıran Mert Fırat. “Eskiden şiir okumayı bilmediğim için şiir kitabını elime alıp okuyordum ama sonra anladım ki şiir okumak öyle bir şey değilmiş” diyor…

Kelebeğin Rüyası döneminde şiire bakışın değişti mi?
Kelebeğin Rüyası sürecinde şiir ve şair okumayı anladım. Hani Amin Maalouf’u anlamak için Libya, Lübnan, Fas’ın durumunu, o coğrafyayı biliyor olman lazım ki bir şeyler anlayasın, diyoruz ya… Tarihsel olarak bilsen daha iyi olur, daha iyi anlarsın. Rüştü Onur’un derdinin ölüm olduğunu, yirmi bir yaşında öldüğünü biliyor olman gerekiyor. Galiba o yüzden şair okumak, şairin dönemini okumak da bir o kadar önemli bir şey. O yüzden Pablo Neruda’nın hayatını, nasıl bir baskı içinde olduğunu, Şili’nin durumunu, politik sürecini, Şili’de politik olarak ne tarafta durduğunu bilmediğinde anlayamayabiliyorsun. Yazanın, şairin yaşadığı sosyolojik çevrenin, onun psikolojisinin, hepsinin bir önemi var. O yüzden şiirlerin dibindeki tarih beni etkiliyor.

Edebiyat dünyasından hayatını film yapsalar da ben oynasam dediğin kimler var?
Çok…  Oğuz Atay bunlardan biri. Yusuf Atılgan da ilginç. Jean Genet’nin hayatını oynamak istemem, ama film olsa seyrederim.

Neden?
Öyle insan hayatı mı olur? Korkunç! Genet aslında hırsız. Hatta dolandırıcılık yapıyor. Biseksüel. O zaman için biraz zor biliyorsun. Genet’yi yaptığı hırsızlıktan dolayı içeri atıyorlar, sonra kral onu yazdığı roman ile affediyor. Öyle dışarı çıkabiliyor. Yani inanılmaz hikayeler var. Hangi birini sayayım bilmiyorum. Günlüklerinden hareketle Ahmet Hamdi Tanpınar olabilir. Hasan Ali Toptaş’ın hayatı da çok acayip.

Toptaş’ı çok seviyorsun herhalde…
Biraz dolaylı anlatıyor, ama o dolaylı anlatımları, rüya dünyasını çok seviyorum. Örtük dili seviyorum. Sadece katmanı keşfetmekle ilgili bir şey. Okudukça gelişen bir şey bu… Heba’yı gerçekten çok sevdim. İddialı olacak, ama çok büyük bir etki yaratacak önümüzdeki elli senede. Ondan önce yazdıkları da zaten çok iyi. Bana Nobel alacakmış gibi geliyor. Bundan sonra yazacaklarına da bağlı, ama çok beğeniyorum onu.

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya