Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Onlar ki eli öpülesi “mübarek kadınlar”

Onlar ki eli öpülesi “mübarek kadınlar”

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Gaye Boralıoğlu’nun Mübarek Kadınları’ını okurken orada bir yerde olmak istiyorsunuz. Bacağını toprağa, ismini gizlediği geçmişine, sevinçlerini kara deliklere uğurlamış, tavukları nasıl dittiğini anlatan kadınların yanında. Kelimelerle süslenmeye ihtiyaçları yok, hiç olmamış. Her bir öykünün daha ilk satırında çekiyorlar sizi kuyularının içine… Kuyuda Boralıoğlu’nun öykü dilinin muazzam güzelliği içinde yeniden ve yeniden okumak istiyorsunuz. Ve işte Boralıoğlu’nun yapmak istediği gibi siz de onların ellerini tutmak, saçlarını okşamak istiyorsunuz. Mükerrem Bey’in karısı, pilavcının karısı, tuvalet temizlikçisi Saime, bütün poğaçalardan daha güzel olan Semiha, Harun’un yurdu olan çocukluğunun altın günlerindeki tek mücevheri Nurhayat, kendisini notalardan Mi’ye benzeten Hatice, Pepuk Kuşu’nun ülkesinden koparılan Xece, “Güzel Büyük Kalabalığı” seyreden vitrin mankeni ve diğerleri… Onlar Gaye Boralıoğlu’nun da deyişiyle sahiden “eli öpülesi, mübarek kadınlar…”

Kitabın ilk öykülerindeki kadınların hikâyelerine baktığımızda onların toplumdan ve toplumsal olaylardan uzakta kendi kabuklarında yaşama ya da belki bir şekilde sadece kendilerine dahi olsa var oluş savaşı verdiğini görüyoruz. Sonlara doğru geldiğimizde ise kadınların –vitrin mankeni de buna dahil- bir şekilde toplumsal mücadele içinde ya da ne yakın ya da uzak tarih ama bir şekilde izleri var…
Sıralama konusunda çok uğraştım. Yaptım bozdum, yeniden sıraladım. Hayatımda karşıma çıkan en zor puzzle’dı diyebilirim. Sonunda editörüm Levent Cantek’ten yardım istedim. Onunla tartışa konuşa bu hale getirdik. Ana hatlarıyla, başlarda daha bireysel hikâyeler, daha “muzır” öyküler var. Daha sonra ise siyasi-toplumsal alt metinleri olan öyküler geliyor. “Be mübarek kadın!”lardan, eli öpülesi mübarek kadınlara doğru giden bir yolculuk. Ama yazarken benim için böyle bir ayrım yoktu. Ben temel olarak vicdanımla yazdım. Yani bir biçimde elini tutmak, başını okşamak istediğim kadın karakterler üzerinden kurguladım kitabı.

Okur kendi yorumunu elbette yapacaktır ama önce ben “Mübarek Kadınların” bu mübarek olma hallerini senden dinleyelim isterim. Nedir onları mübarek yapan? 
Çocukluğumda babamın ağzından duymuşumdur bu sözü sık sık; babaannem için kullanırdı. Babaannem hınzır bir kadındı, şaşırtıcıydı. İnsanın damarına basmayı iyi bilirdi. Bu yüzden de bazen eğlenceli olurdu bazen zorlu. Kitaptaki öyküler geniş bir yelpazede sıralanmış kadın öyküleri. Pilavcının karısı da var, komşu abla da, gizlenmiş bir dinsel kimlik de. Bütün bunları bir arada tutan bir tanımlama oldu mübareklik. Hem şaşırtıcı, beklenmedik anlamıyla hem de kutsal anlamıyla. Kutsal ama dini inancı yüzünden değil de, bir biçimde ötekileştirilmiş, zulüm görmüş, gerçek kimliğini gizlemek zorunda kalmış, mücadele etmiş ve bu yüzden de kutsallığı hak etmiş kadınlar.

Bir de aynen ilk öyküdeki gibi bütün kadınlar bir “muamma” içinde. Bir taraftan bana sorarsan cesurlar da… 
Hayatta kesin olan ne var ki? Bilim bile muamma. Öte yandan ben edebiyatın zaten konusuna, meselesine biraz mesafeli yaklaşmasından yanayım. Anlatımcı bir üslupla yazılmış bile olsa, bazı şeyler alacakaranlıkta kalmalı. Okur o muğlaklık içinde kendi yolunu bulmalı. Bu okurun özgürlüğüdür. İyi bir yazar okuruna özgürlük alanı tanır. Floresan ampulün çiğliğini ve gece lambasının egzotik havasını düşünün. Alacakaranlıkta insan daha çok merak eder, kendi duygularını nesnelere yükler ve dünya ile hemhal olur. Tedirginlik iyidir, farkındalığı artırır. Öte yandan cesareti çok önemsiyorum. Çünkü dünya o zengin mutlu azınlık dışında kalan büyük çoğunluk için basbayağı kötü bir yer. Kötülüklerle dolu. Hele de bir kadın olarak başa çıkabilmek için mutlak cesarete ihtiyaç var. Cesaret değiştirmek için yeter şarttır ama değiştiremesek bile cesaret insanı mutlu eder. Ki bu gelip geçici değil, sahici mutluluktur.

İki öyküde de karşımıza çıkıyor Nurhayat Abla.“Ömrüm Oldukça” da bir muamma olup gidiyor, sonra yine karşımıza çıkıyor, Harun gibi elimiz ayağımıza dolanıyor ama yine aynı muamma içerisinde buluyoruz kendimizi. Anlatıcımız Harun’un içine düştüğü kuyu mu yoksa Nurhayat Abla’nın kuyusu mu daha derin sence?
Evet, kitapta birbirinin devamı olan iki öykü var, Ömrüm Oldukça ve Hayal Âlemi. Bir ömre yayılan aşk öyküsü bu. Harun bana kalırsa kendi kuyusunu kazıyor. Nurhayat ise açılmış bir kuyuya düşüyor. Ömrüm Oldukça, çocukluğumun izlerini taşıyan, komşu ablaların hayatımızın merkezinde olduğu günlerdendir. Önce o öyküyü yazdım. Sonra oradaki Nurhayat Abla’yı yeniden görmek istedi canım. Hapishanedeyse bir ziyaretine gitmek… Harun’un mutsuzluğuna bir çare bulmaya çalışmak… Böylece Hayal Âlemi çıktı. İnsan, ömrünün son çeyreğinde çocukluğuna geri dönmek istiyor. Dönmek istediğin halin ne kadarı yerinde duruyor, ne kadarı durmuyor, sen nereden nereye gelmişsin, bu sorular vardı biraz da.

Kadınlar hep saklıyor acısını, sıkıntısını. Babadan da, kocadan da, torundan da… Hatta kendinden de belki… Hepsinin içinde bir gayya kuyusu var sanki…
Suskunluk bu toprakların tabiatında var. Gizlenmiş, saklanmış, anlatılmamış o kadar çok hikâye var ki. Ben daha birkaç yıl önce babaannemin ömrü boyunca çocuklarından, torunlarından gizlediği bir sırrı olduğunu öğrendim. Kim bilir annem neleri saklıyor? Ben bazı şeyleri hiç konuşamadığım için yazıyorum. Böylece nesiller boyu sırlar aktarılıyor. O yüzden de hayatımız bir türlü çözemediğimiz travmalarla dolu. Ama işte bu alacakaranlık ortam da bence edebiyat için çok elverişli. Bu bence Türk edebiyatının en güçlü yanı.

“Kadının olmadığı bir dünyayı kabul etmiyorum”gaye2

Günümüzde “Edebiyatta kadın duyarlılığı” diye bir kavram var. Bunu plastik buluyorum… Sen ne düşünüyorsun?
Edebiyattaki kadın erkek farkı, gerçek hayattaki kadın erkek farkı kadardır. Yani vardır. Eminim pek çok usta göz, yazarın ismini bilmeden bir metnin bir kadına mı bir erkeğe mi ait olduğunu büyük oranda anlayabilir. Bence bu ayrım üzerine düşünmek ve daha derin bir şekilde tartışmak gerekir. Pek çok kavram yeterince tartışmadığımız için de plastikleşiyor. Pek konuşulmuyor ama bence edebiyat cinsiyetçiliğin en yoğun olduğu alanlardan biri. Basılan kitap sayılarına, edebiyat dergilerindeki kadın yazarların oranlarına, verilen ödüllere bakın, durumun hiç parlak olmadığını görebilirsiniz. Bu bağlamda bazı tanımların altında ayrımcı bir maksat yattığını hepimiz seziyoruz elbette; bilinçli ya da bilinçsiz birçok kere kadın dili ya da kadın duyarlığı gibi kelimeler ötekileştirmek, paye verirken ayrımlaştırmak için kullanılıyor.

Mesela Leylâ Erbil’i düşünüyorum, onun kadınlarını. Sonra Tomris Uyar’ı…  
Leyla Erbil’in, Tomris Uyar’ın, Latife Tekin’in döneminde bana kalırsa kadınların yazıyla ilişkisi ve genelde de toplumsal alanda kadın meselesi daha derinden tartışılıyordu ve pek çok başkaldıran kadın vardı. 90’lardan itibaren özellikle memleketin batı kesiminde bu konu neredeyse unutuldu. Düşünelim son on yılda kadınlara dair hangi konuyu tartıştık: Bir tek türban meselesidir. O da kadın özgürlüğünden ziyade, din özgürlüğüne dair bir mevzudur. Bunun sonucunda ne oldu bakın: Son dönem Türk edebiyatında koca kitaplar yazıp bir tek kadın karakterden söz etmeyen değerli yazarlarımız var. Burada değerliyi ironik anlamda kullanmıyorum, gerçekten de edebi olarak değerli buluyorum bu yazarların pek çoğunu. Ben kadının olmadığı bir dünyayı kabul etmiyorum. Mübarek Kadınlar’ı biraz da bu konuyu yeniden ve daha derinden, daha sahici bir şekilde gündeme getirebilmek umuduyla yazdım.

“Bu memlekette ebedi uykusunda rahat uyuyamayacak çok insan var”

Radikal’de yayımlanan “İsyan Zamanı” yazında, “Kalemimi bırakıyorum, söz gaz bulutunun altında, dışarı çıkıyorum usulca, isyana” demiştin. Döndüğünde mi yazdın içinden ‘Güzel Büyük Kalabalık’ geçen “Vitrin” öyküsünü?

Evet o öyküyü Gezi’den sonra yazdım. Gezi bir ihtimaldi ve biz onu çok sevdik; biz yani ömrü dolmadan bir isyan görme umuduyla yaşayanlar. İşin politik yanı, şu katılmış bu katılmamış tartışmaları bir yanda yürüsün, ben onlarla ilgilenmiyorum. Yaralı bir toplumuz, hastalıkları olan bir milletiz. O yaralara dokunmak, derman olmak, Gezi’de bunu yapabileceğimizi gördük. Bunu çok değerli buluyorum. Ayrıca edebiyatın da böyle bir işlevi olabileceğini düşünüyorum.

İsyan öyküsündeki çocuğun ağacın yaprağına kulağını dayayıp “Vicdanların sesi”ni duyması. Bu çok büyüleyiciydi… 
O öykünün tartıştığı konu din ve vicdan hürriyetidir. Biz özellikle son yirmi yılda aslında yalnızca din hürriyetini tartıştık. Vicdan tamamen unutuldu. İşte o öyküdeki gibi ancak bir yaprağa kulağını dayarsan duyuyorsun. Oysa özellikle bizimki gibi travmalar yaşamış bir toplumda asıl tartışmamız gereken vicdan meselesiydi. 1915’te, 1938’de Dersim’de, 6-7 Eylül’de, Sivas’ta, Roboski’de dindar Müslümanların vicdanı neredeydi? O vicdanlar daha ne kadar susacak ve kayıp çocuklar ülkesinin nüfusu daha ne kadar artacak? Bu memlekette ebedi uykusunda rahat uyuyamayacak çok insan var.

9 EYLÜL 2014/ RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya