Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
“Paket”, sınıfımızı süslüyoruz hareketi

“Paket”, sınıfımızı süslüyoruz hareketi

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Murat Belge’den art arda iki kitap çıktı. Biri, edebiyatımızda Ermenilerin nasıl işlendiğine dair incelemelerden oluşan Edebiyatta Ermeniler, diğeri ise Taraf gazetesindeki Türkiye’nin Halleri adlı köşesinde yayımlanan yazılarından oluşan Şirket Dağılırken… Biz de kitapları için konuşmaya gittik ve demokratikleşme hallerimizi konuştuk…

Şirket Dağılırken’de köşe yazarlığının “bilgi vermek”ten çok “kanaat serdetmek” biçimini aldığını söylüyorsunuz. Ne oldu da böyle oldu?
AKP iktidara geldi geleli özellikle polemiklerin dozu yükseldi, daha sığ ve kavgacı oldu köşe yazıları. Bu, daha önce çok iyiydi de şimdi kötü oldu anlamına da gelmiyor. Bizde Batı demokrasilerinin tersine bir yapılanma var. Avrupa’nın daha çok Batı tarafında bulunan ülkelerin burjuva devrimleri, burjuva sınıfları var. Dolayısıyla ekonomik ayrıcalıkları olanların siyasette epey bir ayrıcalığı var. Türkiye’de kapitalizm devlet eliyle kuruluyor ya da kurduruluyor. Burada burjuvazi devletin bir uzantısı, icabında da maşası halinde. Dolayısıyla siyasetin gidişatı üstünde ekonomik sınıfların uzun boylu bir etkisi yok. Buna karşılık Amerika ya da İngiltere’de bir köşe yazarının Pentagon’la ilişkiler kurup şu hükümeti bir devirsek de ben de bilmem ne bakanı olurum, diye düşünüp ilişkilere girmesi, yazılar yazması mümkün değil.

Türkiye’de öyle değil, mesela MİT’le bağlantılar olduğunu biliyoruz…
E, var bizde de öyle bağlantılar. Türkiye’de geleneksel muhalefet içinde “bir cunta yapsak da devirsek hükümeti” diyenler de var… Burada önce devleti kurup sonra devletin sınıfını yaratmak var. Avrupa’da sınıf gelmiş, iktidar olmuş, kendi üst yapısını kurmuş. Gazetecisi gazetecilik yapıyor, bizdekilerde ekstra bir hırs var, son avazımızla bağırarak konuşuyoruz. Bilgiye lüzum yok tabii.

Bugünkü barış sürecinin gelişimiyle ilgili neler söylersiniz?
Çok iyi gittiğini söyleyemeyeceğim. PKK’dan endişe verici sinyaller geliyor bazen. Buradan gelen seslerde de hiç istemediğim halde sanki bir ayak sürüme tavrı seziyorum.

Nasıl yani?
Hükümet tarafında “bu adamların şöyle şöyle hakları var, bunları bir an önce çözelim” gibi bir tavır beklerken “bu istekleri en asgaride nasıl tutabiliriz” tavrı görüyorum. Kendi seçmenlerini de kaybetmek istemiyor çünkü.

Ya Kürt tarafının yaklaşımı?
Kürt politikasının da başarılı bir şekilde götürüldüğünü söylemeyeceğim. Tarafların birbirlerine güvendiğini düşünmüyorum. Meseleler belirlenecek olan formüllerle çözüme ulaştırılabilir ama karşılıklı birbirine güvenmeyen aktörler olunca bu nereye varır bilmiyorum, içim rahat değil. Bunun kabahatlisi hükümettir de diyemiyorum, PKK’dır da diyemiyorum. Kürtlerin ve Türklerin arasında kurulması gereken köprüler kurulmuş değil.

Âkil İnsanlar Heyeti’nde iken umutlu muydunuz peki?
Bugün umudum yok değil. Barıştan yana da yapılar var, barışa karşı olan yapılar da. Kürtlerin içinde de barıştan yana olan ve olmayan var, e aynı şekilde Türklerin içinde de var. Mesela demokratikleşme paketi çıkıyor, genel olarak bir hayal kırıklığı yaratıyor. Kürt siyasetinin temsilcileri çıkıp konuşuyor, çok sevinçli görüyorum onları.

Neden sevinçliler?
Çünkü paketten yeterli bir demokrasi çıksa hükümetin prestiji artacak. Hayal kırıklığı yaratınca “İşte bunlar bu kadar” durumu ortaya çıkıyor. “Ya bizimkiler gidip onlara oy verirse” gibi durumlar giriyor işin içine… Herkes çok düzenbaz siyasetçi demek değil derdim. Diyalog olsa, karşılıklı güven olsa o zaman bu gibi hesaplar da olmaz. Mesela İrlanda’da IRA’nın sivil kanadıyla Blair hükümeti sivil konuşmalara başladıkları zaman İrlandalılar biliyordu ki Blair hükümeti bu işi hakikaten bitirmek istiyor. Ve Blair de biliyordu ki IRA’nın sivil kanadı artık savaşçıları kontrol altına alacak. Bunlara rağmen pazarlığın süreceği, anlaşmazlıkların olacağı biliniyordu ama ilk başta güvenmek var ya… O, Türkiye’de olmadı. Arka koridor görüşmeleri gecikti. Tarafların birbirlerini tanımaları, güvenmeleri gerekiyor…

Güven diyorsunuz ama şu da var; demokratikleşme paketinden çıkan kararları tek adam, tek parti almasaydı, Kürt siyasetçilerle de görüşülseydi… O zaman güven ortamı olmaz mıydı?
Olurdu tabii ama Başbakan tüm bu konularda patriyarkalist. Bu konularda başkalarından fikir almaya yatkın değil. Mesela ben Âkil İnsanlar için çağrıldığımda her şeyin farkındaydım.

Neydi farkında olduğunuz?
Bu bir zaman kazanma, oyalama operasyonuydu. Bizim yaptığımız ciddi bir şey yoktu ortada. Hatta ben Güneydoğu bölgesindeydim, biz iyice işlevsiz pozisyondaydık.sibela-a-a-E4BA-4B98-1A01

Oysa en sıcak bölge orası…
Öyle. Saygıdeğer adamların Kürtlere gidip “Arkadaşlar yapmayın etmeyin, hükümeti suçlamayın” demesi lazımdı. Yoksa zaten herkesin bildiği Kürdistan’daki şikâyetleri alt alta yazıp verdik. Biz yazmasak da biliniyordu.

Bugün Başbakan Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz?
Erdoğan’ın zeki, yetenekli ve kendini iyi yetiştirmiş biri olduğunu söylemek isterim. Hakkını teslim etmek için. 2002’de iktidar olmuş ve hakikaten bir sürü iş başarmış bir adam var ortada. Ama uluslararası demokratik düzene uzak bir kökenden geliyor. İslamiyet’in ağırlıklı olduğu bir köken söz konusu, daha doğrusu Şerif Mardin’in tabiriyle folk İslam… O kültürde patriyarkal durum çok doğal. Uluslararası demokrasinin klasiklerini okuyup da demokrasi konusunda görüş geliştirmemiş. Buna bir de Pamuk Prenses masalında olduğu gibi aynalardan bir dekor kur, etrafında “senden güzeli yok” diyen insanlar olsun. İşte oradan, o dekordan dünyaya bakan “tek adam” var. O patriyarkalizmin kendisi bizi demokrasiye götürecek bir yöntem değil, tam tersi demokrasiyi engelleyen tıkaç.

AKP tabanı peki?
Çok katı İslamcılar, şeriatçılar filan yok aralarında. Yığınları kapsayan uluslararası bir demokrasi ihtiyacı olanların olduğunu da sanmıyorum ama bunu bilen, isteyen, dolayısıyla kendi seçtikleri hükümeti de eleştirebilen az sayıda insan var. Ben onlara önem veriyorum, onları ilginç buluyorum.

Ya CHP tabanı?
CHP’yi destekleyip oy veren tabanı ilginç bulmuyorum. Kurulmasını istediğim Türkiye demokrasisinde o tabanın çok fazla bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Tam tersi tıkayıcı bir rol oynayacaklarını düşünüyorum.

Başbakan, Gezi olaylarında kendi tabanıyla diğerlerini ayırdı, polisle halkı karşı karşıya getirdi, insanlar hayatını kaybetti ama o söylemlerini yumuşatmadı. İnsani olarak Erdoğan’ın bu duruşuyla ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum…
O kadar insan yaralanıp kör olurken keşke hiçbir şey söylemeseydi, ortalığı daha da karıştırmasaydı. Gezi olayları başladığında aldığı bu tavırla benim artık başbakandan hayırlı bir iş beklemem mümkün olmaktan çıktı. Ama o dönemde ortaya çıkan gençler sayesinde Türkiye’nin geleceğine güvenle bakabildim. Bu insanlar varsa memleket demokrasiye gider diye düşündüm. Bu insanların olması benim gözümde en önemli şey. O insanlara karşı Erdoğan bu tavrı aldıysa o zaman da “Eyvallah Tayyip Bey bu iş buraya kadar” deyip Âkil İnsanlar’dan da çekildim. Öyle konuşan bir insanla hangi barışı konuşabilirsin?

Peki, tüm bunlar sebebiyle Türkiye’nin dünyada yalnızlaştığını düşünüyor musunuz?
Türkiye hep yalnızdı zaten. Bu da dünyanın kabahati olmaktan çok Türkiye’nin kabahati…

Başbakan’ın dış politikaya sadece mezhepler üzerinden bakması bir neden olabilir mi?
Birtakım ideolojik şeyler üzerinden yanlış bir dış politika yürütüldü. Mesela Cezayir için yapılan oylamada biz Fransa’nın yanında tavır aldık. Yahut Bandung Konferansı yapıldığında biz oraya delege yollamayıp gözlemci yolladık. Dünya birbirine girerken, her şey yeniden şekillenirken biz emperyalist Batı’nın ayağının dibinde yer aldık. Azınlıklarla ilgili problemleri onların haklarını bir türlü düzene koyamaması da var… Şimdi de Müslüman kardeşliği olayına döndü. Yine mesele nedir ne değildir anlamadan taraftar meselesine döndü. Bir yandan da Müslüman ülkelerin lideri olmak gibi kendine biçtiğin bir rol var. Bakalım herkes memnun mu senin bu rolünden… Çok çocuksu hayaller, çabuk ters teper ki, tepiyor da… Bir yandan da Batı’yla olan ilişkilerini zora sokuyorsun. Batı için çok tehlikeli görünen Müslüman hareketlerine destek vermeye çalışıyorsun, bunlar da olmuyor.

“Âkil İnsanlar”ın bir nevi oyalama operasyonu olduğunu söylediniz. Demokratikleşme paketi de biraz öyle değil mi? “Andımız”ı kaldırıldı, Mor Gabriel geri verildi ama bunlar için bir pakete mi ihtiyaç vardı? Bunlar içi boş olan paketin süsü gibi olabilir mi?
Demokratikleşme paketinde tatmin edecek bir şey olmadığı ortada. Türkiye’de demokrasiyi isteyen bir kesim var ama istemeyen de bir kesim var. Tabii kimse kalkıp ben demokrasi istemiyorum demez. Onları düşünerek bir ağırdan alma siyaseti güdülüyor olabilir. Özellikle Kürt siyaseti gibi çok alevli bir konuda bu hükümetin düşmanları kolay manipüle edebilirlerdi. Onun için daha ihtiyatlı davranılmış olabilir. Ama bu ihtiyatlı davranmayı da bir şekilde hissettirmeli hükümet ki inandırıcı olsun. Bu kadar mı düşünüyorlar, yoksa “şimdilik elimizden bu kadar geliyor” diye mi göstermeye çalışıyorlar, bilmiyorum.

Seçim yatırımı gibi yorumlayanlar da var…
Olabilir de ama bana ne. İsterse seçim yatırımı gibi yapsın ama yapsın. Benden aldığı oylarla “dindar nesil” yetiştirmeden önce Kürtçe meselesini halletsin. Demokratikleşme diye bir laf söylüyoruz ama böyle söyleyince içi boş bir laf. “E ben içini şimdi bunlarla doldurdum, bak doldu” diyor. Hayır, kardeşim dolmadı. Demokrasinin içini bunlarla doldurmadın. Bu, “Sınıfımızı süslüyoruz” hareketi…

“Edebiyatçısın, ne anlarsın Ermeni kıyımından”

Edebiyatta Ermeniler kitabınıza gelelim. Böyle inceleme araştırma kitapları neden çok az?
Bizim hayatımızda azınlık meseleleri oldukça önemli bir rol oynuyor ama buna karşılık o önemle kıyaslanamayacak kadar az araştırma ve inceleme var. Olanların içinde de inanılmayacak kadar fazla düşmanca ve aleyhte yayın var. Ve tabii insanların ideolojik kontekstleri oluyor. Yaşadıkları kültür bir bağlam oluşturuyor. Azınlık ve yabancı düşmanlığı sanki çok doğal bir şeymiş gibi. Mesela “Çanına ot tıkadılar” diye bir laf duyduğun zaman bunun ne demek olduğunu düşünmüyorsun değil mi?

sibel-a-a-0364-AE4F-C73AAdamın canına okudular diye anlıyorum…
Evet, ama adam çan çalmasın diye ot tıkıyor. Çanı kim çalıyor? Hıristiyanlar. “Bugün Pazar gavurlar azar” diye bir laf var. Bunları normalde hiç düşünmüyoruz.

İki yıl sonra 1915 Ermeni kırımının 100’üncü yılı…
Evet, bayağı da endişeliyim o konuda. Buradaki faşistlerin neler yapabileceğini düşündükçe endişeleniyorum. Dolayısıyla ben de bunu yapayım, bu yazıları bir araya toplayayım diye düşündüm.

Kitapta var, size “Tarihçi misiniz, size ne Ermeni kıyımından” demişler…
Beni kişisel olarak çok sinirlendiren bir şey. İşte “Sen edebiyatçısın, filologsun. Ne anlarsın sen Ermeni kıyımından” dendi. Ben edebiyatçıyım evet, bu yüzden de Edebiyatta Ermeniler’i yazdım.

Yakın tarihe doğru edebiyatımızda Ermeni düşmanlığında ciddi anlamda bir kırılma olduğunu söyleyebilir misiniz?
Elif Şafak’ın Baba ve Piç’i iyi bir örnek sayılır gerçi o da ifritlerle filan biraz canımı sıkmıştı. Bir yöne doğru giden bir şey yok. Bir takım evreler var. Osmanlı edebiyatına baktığın zaman belirgin bir Ermeni düşmanlığı görmüyorsun. Milliyetçi dönem başladığı zaman onlar da ortaya çıkıyor. Sonra Orhan Kemal, Yaşar Kemal evet bu oldu diyorlar, adamları öldürdük, mallarına konduk diyorlar… Ama mesela tam solcu diyemeyeceğim ama sola biraz daha yatkın birtakım insanların da Ermenilere daha dostça bakan, olayı kabul eden ama sorumluluğu iki tarafa da paylaştırmaya çalışan romanları çıkmaya başladı. Son dönemde de İslamcı kesimin Ermeni düşmanlığı içeren kitapları çıktı.

Özellikle Cumhuriyet döneminde eserlerinde Ermenileri kötü gösteren yazarların anılarında Ermeniler ve Rumlar iyi insanlar aslında. Nedir bu tezatlık?
Türkiye’de Osmanlı’dan başlayarak yazarlarımız öyle yetişmiş çünkü. Bir de hiçbir zaman sadece edebiyat geçim kaynağı olmamış. Devletle arasını iyi tutmak zorunda yazar. Devleti korumak milli vazife…

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya