Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Roboskî’den bizlere kalan sözcükler

Roboskî’den bizlere kalan sözcükler

MÜGE İPLİKÇİ / RADİKAL KİTAP

fft1_mf10006Sibel Oral’ın Toprağın Öptüğü Çocuklar adlı kitabı bizleri 28 Aralık 2011’e götürüyor. O tarih, sözcüklerin anlamlarının bir kez daha uçup gittiği bir zaman dilimiydi. O Aralık’ta “bir deprem” oldu. En azından geride kalanların bir kısmının tanımı bu yöndeydi. Yer: Şırnak Uludere, Beyaz Tepe Bölgesi’ydi. Bölge, 2011’in o soğuk gecesinde,  21.30’la 22.24 arası dört defa ateş içinde kaldı. Uludere ilçesinin Roboskî (Ortasu) ve Bujeh (Gülyazı) köylerinden devletin tanımladığı biçimde “kaçakçılığa” giden 34 kişi (çocuk ve genç desek daha doğru) dönüş yolunda “terörist” sanılarak bombalandı. Ve sözcükler işte o zaman ateşle kavruldu: “Oğlumun bedeni üstünde katır vardı, alev alev yanıyordu katır. Oğlum altındaydı. Ölmüştü.”

Sözlerin toprakla sözü
Aralarında kurtulanlar olmuştu. Ağır yaralıydılar ama yine de yaşıyorlardı. Ancak onları hayata bağlayacak ambulans bir türlü gelmedi!
“Cesetlerin hepsi yanmıştı. Paramparça. Hepsi elsiz, kolsuz, ayaksız. Bazılarının gövdesi vardı, ayakları yoktu, kafası yoktu…. İki amca oğlum vardı. İkisi de getirildi, biri ağır yaralıydı. Yolda hayatını kaybetti. Çok kan kaybetmişti.”

Cesetler tanınmayacak haldeydi. Parça parça uzuvlar traktörlerle taşındı. O haldeyken bu cesetleri tanımaya çalıştı aileleri. Bir kazak rengi, bir toka, tanıdık bir şeyler aradılar. Olayın en sıcak zamanlarında cesetlerine sahip çıktılar.

Bir tanığın ifadesine göre köylülerin hemen olay yerine gitmesi ve cesetlerine hızla sahip çıkmasının nedeni belliydi. Aksi taktirde, bu çocukların ölmeleri yetmiyormuş gibi, bir de kamuoyuna masumiyetleri ellerinden çalınmış olarak yansıtılmaları söz konusu olabilirdi. Denilebilirdi ki “ilk onlar ateş etti, silahlıydılar!” Denilebilirdi ki “onlar teröristti zaten!”

Denilebilirdi… 
Bir sürü şey. Daha önce birçok kez denildiği gibi. Ve haberleri tek sesli bir medyadan dinlemeye alışmış bir kitle için hiç şaşırtıcı olmazdı sonuç. Böyle olmasını engellemişti köylüler. Acılarına tuz basarak cesetlerini taşımışlardı tek tek. Bir kol, bir bacak, bir toka, bir kazak. Ama buna rağmen çenesi düşük olanların (aklıma en iyimser söz olarak bu geliyor!) laflarına engel olamadılar. “Ne işi vardı o kaçakçıların orada?” diye soranlar ve daha neler neler diyenler çıktı.  İnsanların öldüğünü ve nasıl öldüklerini unutmuşçasına.

Ve köylüler acıyla örtmüştüler cesetlerinin üzerlerini. Uludere ilçesinin köylerinden devletin tanımladığı biçimde “kaçakçılığa” giden o 34 kişiyi. Evlatlarını, yakınlarını, canlarını. Ve sözcükler işte o zaman toprakla kavrulmuştu: “O manzara, o tabutların sıralanışı, o mezarlara konulması. Toprak dökmek için küreğe davranıyorum ama bir türlü kendimde kuvvet bulamıyorum. Kimse bulamıyor. İnsanlar o kadar bitkin düşmüş ki kimsenin eli küreğe gitmiyor. Ben dedim en son  ‘Bir kepçe getirin, bir şey getirin üzerini kapatalım. Bu şekilde olmuyor’. O an öyle bir şey geldi bana, yani dedim gömülsünler artık, üstüne toprak dökelim, yoksa topraksız kalacaklar… Amca oğlumu, arkadaşımı, akrabalarımı gömdüm. Yapacak tek şey vardı. Hesap sormak.” Ölenlerin 28’i aynı ailedendi…

Ne değişti ve ne değişmedi?
Roboskîli ailelerden F. anlatıyordu. Devletin tanımıyla kaçakçılık, kendi anladıkları yaşam diliyle sınır ticareti yapan bölge halkının canına doğrudan kasteden mayınlardan bahsediyordu öncelikle. Hayvanlar ya da insanlar bastığında, o bölgenin mayınlı olduğunu öğreniyorlardı. Çünkü kimse onlara mayınların yerini söylemiyordu. Mayınlar, bölgenin tanımıydı aslında. 90’lı yıllardan itibaren böyleydi. Ancak bu meşum mayınlar 90’lı yıllarda kalmamıştı. “2010’da da döşediler” diyordu F.. “2012’de de…” Çözüm sürecinde mayın döşenmesini nasıl değerlendirdiği sorulduğunda da  F.’nin cevabı son derece iç burkucu oluyordu: “Bir barış süreci var. Ama buraya barış süreci uğramamış inan et. Şırnak’tan bu tarafa geldiğiniz zaman polislerin, askerlerin arama noktası üst seviyede. Kimliğinle, senin bütün her şeyini araştırıyorlar. Böyle barış süreci mi olur? Sen sürekli savaş hazırlığı yapıyorsun. Ailelerin üzerine, burada yaşayan insanların üzerine, toplumun üzerine baskı yapıyorsun.” Sonrasında yeni yapılan yirmiye yakın kalekoldan bahsediyordu. Sadece seçimden bu yana!

Basında yer alan Roboskî
Roboskî gerçeği bir kez daha ortaya koydu ki basın, özellikle de ulusal basın, yaşanan gerçeğin ne olduğundan çok ne olmadığıyla haşır neşir bir arbedenin içersinde. Hal böyle olunca  o dönemde basının haberi “nasıl” gördüğü de önem kazanıyordu.  Bu konuda Sibel Oral’ın aktardığı istatistikler, aslında her şeyi fazlasıyla özetliyor. Ulusal gazetelerin yaşananları nasıl yansıttığı, Türkiye’deki basın özgürlüğünün de nerelerde olduğunun bir kanıtı aslında. Oral kimi köşe yazılarını da kitaba koymuş.

Ve bugünler
28 Aralık 2011’den bugüne kadar geldik. Roboskî bu topraklar için hâlâ hüzün… Ve böyle giderse de hüzünle anılmaya devam edecek. Bu satırları yazdığım sırada Ağrı’da yaşanan yeni bir olaya daha tanıklık ettik. Bu yazı yayınlanıncaya kadar kim bilir, daha neler neler yaşanıyor olacak.

Ya bizler? Böyle bir ülkede, özellikle işi beyaz ekran ve tuşlara kayıtlı olanlar, bu olayların beyinlerimize kazıdığı dilsizlikle kavrulup duruyoruz. Bereket Sibel Oral, o dilsizliğin içersinden bizlere Roboskî’yi anlatan bir kitapla çıkageldi. Kitabın altbaşlığı “Adaleti Beklerken Roboskî”. Ve bizler, başta Roboskî olmak üzere sözcüklerimizde can kalmamış bir halde bu topraklara er ya da geç gelmesini umduğumuz gerçek bir adaleti beklemeye devam ediyoruz!

Sözcük deyince… Kitapta en çok kullanılan sözcükleri de almış kitabına Oral. Bu sözcüklere baktığınızda, sadece kitabın anlattığı gerçeğin keskinliğiyle değil, Türkiye’nin en temeldeki gerçeklerinin sözcükleriyle de, bir kez daha karşı karşıya kalıyoruz: Adalet, vicdan, devlet, bomba, ceset, mezarlık, kan… Sert, ne kadar sert sözcükler bunlar. Belki yaşamlarımızın da bu kadar sert olmasındaki temel neden budur. Olmayan sözcüklerin doldurulamaz boşluğunun yarattığı duygularla yaşamaya çalışmamız: öfke, nefret ve çaresizlikle…

Son söz olarak
Roboskî, kendi gerçeğinin bütün açıklığıyla kamuoyuna duyurulmasını, suçluların cezalandırılmasını, dönemin Başbakanı’nın bu yapılanlar karşısında özür dilemesini bekliyor.

Toprağın Öptüğü Çocuklar, bundan sonra bölgede yapılacak çalışmalara, özellikle de basın arşiviyle, yaşadığımız günlere referans verecek kitaplardan biri.  Adaleti bekleyişimizin bir kanıtı. Tıpkı Pınar Öğünç’ün 2014 Aralık’ında yazdıkları gibi: “Roboskî Katliamı’nın tek bir failinin bile yargı önüne çıkarılmadığı üçüncü senedeyiz. Güçlüler, kazananlar kendi tarihlerini yazar, bu doğru. Öyle hatırlanacaklarını sanırlar: Ama ekseriyetle diğerlerinin yazmasına engel olamadıkları tarihle anılırlar.”

RADİKAL KİTAP

 

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya