Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Türkçe edebiyatla tanıştım ve…

Türkçe edebiyatla tanıştım ve…

FOTOĞRAF: SİBEL ORAL
FOTOĞRAF: SİBEL ORAL

Tamam, yazar ama nasıl bir okur Mario Levi? Ona bir mesaj yolluyorum; “Kitaplığınızı karıştırmak ve okur Mario Levi’yle tanışmak istiyorum.” Yanıt: “Ev dağınık ama…” İşime gelir, en azından ben dağıttığımda göze batmaz. Bir pazartesi sabahı kapısını çalıyorum. Levi, beni kendisi gibi yazar olan eşi Ece Erdoğuş, ismini Sait Faik’ten ilhamla alan köpeği Sanço ve uzun bir koridorda yerden tavana kadar cam kapaklı kitaplıklar önünde karşılıyor. Kitaplar yerdeler, her yerdeler… Salona geçiyoruz, etrafımız sarılmış; LP’ler, defterler, kitaplar, dolmakalemler, karşımda Haydarpaşa, tepemizde martılar. Bu evde yazılmaz da, kitapların içinde kaybolunmaz da ne yapılır diye içimden düşünüyorum. Az ileride poşetler içinde büyük ebatlı yığınla kitap görüyorum. Bir köşede sıralarını bekliyorlar. İstanbul kitapları. Levi’nin yakın zamanda büyük bir kütüphane kurma hayali var. Oturdukları evden başka bir eve geçip bu evi de kütüphane yapmayı planlıyor. O anlatırken ben de hem Mario Levi’nin çocukluğunu geçirdiği evinde kitaplarla dolu olduğunu düşünüyorum. Çok da eminim, ama…

Nasıl kitaplar vardı büyüdüğünüz evde?
Şaşıracaksın ama yoktu. İki ayrı evde büyüdüm ben. Biri anneannemle dedemin evi; pikaptan tangolar dinlenen, Fransızca konuşulan bir ev… Orada birkaç tane popüler Fransızca kitap vardı. Diğer ev ise annem, babam ve babaannemin evi. O daha Osmanlı bir evdi. Radyoda Münir Nurettin Selçuk, ama ikisinde de kitaplık yoktu.

Okurluğunuzun tarihi ne zaman başladı?
13 yaşında kendi kütüphanemi oluşturmaya başladım. Fransız okulunda okuduğum için Fransızca kitaplar okuyordum. Sefiller’den Jean Valjean ilk kahramanımdı. Hugo çok etkilemişti beni. Bir de Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde kitabı ama tüm ciltlerini okumadığımı itiraf edeyim, üç cildini okudum ama o bile beni etkilemeye yetti.

Fransız edebiyatından sonra Türkçe edebiyatla tanıştığınızda ne oldu?
Heyecandı, büyük bir keşifti… “Abi şimdiye kadar neredeydiniz ya da ben neredeydim” demiştim…

Kimdi sizi heyecanlandıran ilk isimler?
Klişe olacak ama Sait Faik. Ben de Sait Faik gibi olmak isterdim. Yazdığı gibi yazmak değil ama onun gibi yaşamak. İşte sigara içmek, adada yaşamak, kahvelerde oturmak, avarelik yapmak… Yine o dönemlerde Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okumasan Türk edebiyatına giriş vizesi alamazdın. Bir de Selim İleri. Ustamdır, çok açık söyleyeyim. Yazdığı tüm kitapları okudum, Mel’un’u bu yaz okuyacağım.

“Ben geldim, okurunuz”
Yazarla gazeteci değiliz artık, okur okura konuşuyoruz. O artık Sibel Hanım değil Abi ile başlıyor cümlelere, rahatlıyorum. Gelsin okur anıları… Yıl 1976. Levi sadece bir okur. Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü kitabını okumuş, büyülenmiş. O günlerde Selim İleri’yle yapılmış bir röportaja rastlıyor. Röportajın girişinde röportajcı “Selim İleri’nin Hüsrevgerede Caddesi’ndeki bilmem kaç numaralı evinde buluştuk” diye yazmış. Mario Levi durur mu?

Ne yaptınız?
Bir cesaret gittim.

Tanışıyorsunuz?
Hayır canım, sadece okurum. Çat kapı gittim. “Ben geldim, sizin bir okurunuzum, sizi görmek istedim” dedim. Beni çok güzel karşıladı, o günü hiç unutmam, çok heyecanlanmıştım. Dostlukların Son Günü’nü imzalattım. Belki buluruz kütüphanede o kitabı. Yıllar geçti Her Gece Bodrum çıktı, ben de o zamanlar yazmaya başlamışım. Dört beş öykümü verdim İleri’ye, okuması için. Çok bekletmişti beni. “Ver öykülerimi” diye sitem dolu bir mektup yazdım hatta. Gençtik, heyecanlıydık… Sonra oturduk, konuştuk çok yüreklendirici şeyler söylemişti… Bir de o yıllarda beni çok etkileyen kitaplardan biri de Attilâ İlhan’ın Hangi Batı adlı deneme kitabıdır. Böyle bir dizisi vardı, Hangi Sol, Hangi Seks, Hangi Atatürk, Hangi Edebiyat şimdi hatırladıklarım. Hangi Batı önemli kültür meselelerini sorguluyordu, o kitap yaşadığım ülkeye bakışımı çok değiştirmiştir.

“Mario kendini bu kadar önemseme”
Anılara dalıyoruz; hem okur hem de genç yazar Mario Levi’nin anılarına… Voltaire’den, Virginia Woolf’tan, Stefan Zweig’dan, Albert Camus’den… “Veba” diyor Levi ve devam ediyor: “Romanda bir bölüm vardır. Rieux ve Tarrou salgının üstesinden gelemiyorlardır. Bir gün denize giderler. Açıklara doğru kulaç atarlar. O anda hissettiklerini yazar öyle bir tasvir eder ki bence ona Nobel’i getiren de o bölümdür…” Onu bilemem ama Levi Veba’yı öyle bir anlatıyor ki yeniden okuyayım diye düşünürken söz Stefan Zweig’a geliyor. “Dünün Dünyası da beni derinden etkilemiştir. Çok kez okudum o kitabı, en çok da kendimi kötü hissettiğim zamanlarda. Ve ne dedim her seferinde biliyor musun? ‘Mario kendini bu kadar önemseme, bak neler yaşamış başkaları, ne acılar çekmiş’. Düşünün intiharından önce yazdığı son kitap. O kitaptaki yıkıklığı, naifliği kendini sürgünde hissetmesi beni çok etkilemiştir… Bazen düşünüyorum; kitap seçimleri mi bir kaderdir yoksa kaderiniz mi sizi o kitaplara götürür… Bilmiyorum.”

“Hadi kitapları karıştıralım” diyorum. İşim zor. Sıra sıra kütüphane… Elime aldığım ilk kitap Fransızca. Levi tercüme ediyor, kitabın Türkçe adı Mükemmel Evlilik. 1925 baskısı. Büyük teyzesi “Al bunu ileride lazım olur” diye hediye etmiş. “Çok fettan bir kadındı zaten, sözde kitapta mükemmel evliliğin sırlarını” veriyor diyor, gülüyoruz. Kitabın girişinde Sartre’ın “Evlilik bir bilimdir” sözü var. Levi yine gülüyor, “saçma, çok kötü bir laf” diyor. Teyzenin anısı bile yeter diyorum ve geliyoruz anneannesinin evinden kalan Paris’in Esrarları kitabına. Yazarı Eugene Sue. “Hatırlıyor musunuz” diye soruyorum “Yok” diye mırıldanıyor, dudağını büküp “Bu kitap okunur mu ya…  Deliymişim, okumuşum zamanında” diyor. Bu arada kalın, temiz kondisyonlu bir kitap eline alıyor. Levi’nin lise üçüncü sınıf edebiyat kitabı. Oyunlar, öyküler, yazarlar, muhteşem fotoğraflar. Ders kitabı olduğuna inanmak güç. Ben kitaba kıskançlıkla takılmışken Levi ilerliyor söylene söylene “Abi burada tonla okunmayı bekleyen kitaplar var” diyor.

“Hepsini okudum diyorum ama okumadım”
Ben sormayacağım ya, araya sıkıştırıp “Hepsini okudunuz mu diye soruyorlar mı” diyorum. “Sormazlar mı? Okudum diye yanıt veriyorum, tabii ki okumadım” diyor ve heyecanla bak buldum diyerek bana dönüyor. “Dikkat dikkat… Haziran 1976. Selim İleri’ye çat kapı gidip imzalattığım Dostlukların Son Günü…” Kitabı elime alıyorum. Sayfaları erimiş, parçalanmış, ee kim bilir kaç kere okundu. Bu arada gözüme bir kitap ilişiyor. 12 Şiir Kitabı- Türk Şiirinde Dört Kuşak. 1966 basımı. Artık böyle kitaplar basmıyorlar. Ben kendi kendime içlenirken, Levi “Bunlar benim kıymetlilerim. Zamanında ne kadar iyi etmişim de almışım hepsini” diyor. Bu arada da Hanif Kureishi’nin Varoşların Budası’nı görüyorum. Levi kitabı eline alıyor, kızmış belli, “Bak bu kitaptan hiçbir yerde yok, yeni baskısını da yapmadılar. Öğrencilerimin okumasını istiyorum ama bulunmuyor” diyor. Bu arada hızla tarıyorum kütüphaneyi. Levi önce Fransız sonra Türkiye edebiyatını tanımış ama kütüphanesinin yüzde doksanı Türkiyeli yazarlardan oluşuyor. Hepsi de eski baskılar.

E peki siz lise üniversite yıllarında kitaba düştüğünüzde aileniz ne yaptı?
Yaz tatillerinde eve kapanıp kitap okuduğumda dedem çok üzülürdü. Çık, git gez, genç adamsın derdi. Nereye gideyim? Uyumsuzun tekiyim işte, çevrem yok… Aşk acısı çekiyorum, okumaya kapanmışım. Çevrem beni o dönem hiç anlamadı.

Şimdi öğrencileriniz, kitaplarınız, kitap kulüpleriniz var. Siz söyleyin; okuyor muyuz?
Hayır. Son zamanlarda çok yazarı etkileyen bir haletiruhiyenin içine düştük: çok satmak. Yazmaya başladığım günlerde bazı yazar meclislerinde bulundum. Tomris Uyar’ı, Turgut Uyar’ı, Attila İlhan’ı tanıdım. Hocam Haldun Taner’di. Bu meclislerin hiçbirinde hiç kimse’ye“Kitabın ne kadar sattı” diye sorulmazdı, konusu geçmezdi. Şimdi yüz binlerle ifade edilen kitap satışları has, sahih edebiyat okurunu ilgilendirmiyor. Türkiye’de 20-25 binden fazla has edebiyat okuru olduğunu sanmıyorum. Geri kalanı “Bu kitabı ben de okuyayım.” Bu kötü değildir ama bu kadardır. Benim kitaplarımın satışı yüz binlere ulaşsa kendim için de aynı şeyi söylerim.

Yazar Mario Levi…
Aslında bu kadar değil. Levi’nin okuduğu romanların rüyalarına girmesi, Bin Dokuz Yüz seksen Dört romanını kâbus olarak görmesi, kendisi yazarken okuduğu yazarların kulağına fısıldadıkları, el yazısıyla roman yazıp bilgisayara geçmesi, LP koleksiyonu, günümüz moda edebiyatının sıradanlığına dair sohbetlerimiz bana kalanlar. Ve tabii bir de yazar Mario Levi. Azıcık fısıldayayım; Levi yeni romanını bitirdi, hatta şimdilerde başka bir çalışma içerisine bile girdi. Yeni roman sonbaharda çıkacak. Benden şimdilik bu kadar.

RADİKAL KİTAP

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya