Gazeteci, Okur, Yazar İşleri
Ülkenin kalbi kırık olmamalı

Ülkenin kalbi kırık olmamalı

sevgi soysal“Haklar; bir dudağı yerde bir dudağı gökte haremağalarının, kem gözlerden saklı tuttuğu saray gözdelerine benzeyen haklar!” diyor Sevgi Soysal. Anlamaya çalışıyor, anlatıyor anladığını, anlamadığını ve tüm bunlarla olan çabasını. 1970’ler. Memleketin havası başka… Başka dediysem, muktedirlerin ismi başka… Cezaevleri dolu, politikacılar yine kürsülerde, yoksul yine yoksul, zulüm inmiyor tepelerinden. Kadının hakkı var ama yok. İşçinin hakkı var ama yok. Düşünce özgürlüğü var ama yok. Basın özgürlüğü var ama yok. Yukarıdakilerin cepleri, banka hesapları yine dolu. O zaman ayakkabı kutuları yok, yurtdışında banka hesapları var ama. Adaletin terazisi o zaman da gıcırdıyor. Ajda Pekkan var, Zeki Müren var. Kokteyller var, balolar var. Üniversiteye giriş sınavının soruları yine çalınıyor. Simit satıcıları var, sokaklarda anarşist anarşist konuşanlar var Hatice Hanım’ın sürekli söylendiği.

Hepsi var oğlu var… Cumhurbaşkanı seçimi var mesela. “Kimin cumhurbaşkanı seçilebileceğine karar vermek az çok kolaydır, evet. Ve nice belirsiz durumun bu kararla çözümlenmeyeceği bellidir” diyor Soysal yazısında ve soruyor hemen ardından: “Nedir belli olmayan?” Sıralıyor o dönemin gündemine göre; “Hayat pahalılığının önümüzdeki yıllarda ne ölçüde artıp halkın daha ne gibi darboğazlardan geçeceği belli değildir… Eğitimde, sağlık hizmetlerinde, kısaca yaşama koşullarında fırsat eşitsizliğinin daha kaç yıl sürüp gideceği belli değildir. Önümüzdeki yıllarda kaçımızın özgürlüğünü yitireceği belli değildir. Ve şu sırada özgürlüksüz olan kaçımızın daha kaç yıl özgürlüksüz kalacağı belli değildir. Halkımızın, kendi öz çıkarları doğrultusunda seçim yapabilecek bilince ne zaman sahip olacağı belli değildir. Milletin olan mecliste, yığınlardan yana çıkanların ne zaman çoğunlukta olacağı belli değildir…”

Hâlâ da belli değil ya, diye düşünürken “Gönlü Yüce Türk” yazısında alıyoruz soluğu. “Derler ki; yücedir Türk’ün gönlü, hoşgörü ile doludur, gün gelir suçu unutur, suçluya acır olur, gönlü kimsenin uzun boylu mağdur olmasına rıza göstermez (…) Yüzyıllardır nice efendisinin keyfi yönetimini affetmiş, iliğini sömürene, ‘Allah senden razı olsun bey,’ diye duacı olmuştur halkımız. Dizi dizi, kökü anayasaya dayanan kanunlarla kendisine tanınmış olan fırsat eşitliğinin bir türlü gerçekleşmemesini hoş görür. Hastane kapılarında sürünmeyi hoş ve olağan gördüğü gibi. Sonra, nice emek sonucu ürettiği mahsulün kendisini ancak geçindirip aracıyı zengin etmesini hoş görmektedir. Kendilerine bir zamanlar verilmiş olan hakların kısıtlanmasına doğru gidilirken seslerini yükseltme olanağını bulamayan işçiler, kamuoyu oluşturan ve şartlandıran basın ve yayın araçlarında, politikacı demeçlerinde, sermaye çevrelerinin sesinin bazen bütün sesleri bastıracak kadar güçlenmiş oluşunu…”

Yukarıda okuduklarınız 12 Mart’tan sonra kaleme alınan yazılardan alıntılar. Sevgi Soysal’ın İpek Şahbenderoğlu tarafından derlenen Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri kitabı 12 Mart sonrasında Soysal’ın kaleme aldığı yazılardan oluşuyor. Bunlar dönemin gazetelerinde yayımlanan yazılar ve tabii Soysal’ın edebiyatının da aynası niteliğinde. Cümlelerini devirip takla attırmadan kitabın arka kapağından aynen aktarıyorum: “Sıkıyönetimin boğucu ortamında nefes almaya çalışan, siyasi kıyımlarla yaşadığı sarsıntıyı büyük bir seferberliğe dönüştüren, işçi ve gençlik hareketinin coşku ve dinamizmini arkasına alan toplumun arasında gezinerek ona ayna tutuyor. Bu aynadaki derin ve her zamanki gibi muzip sorularıyla, Sevgi Soysal’ın tüm eserleri gibi bu yazılar da, aradan geçen uzun zamana tezat bugün bile hâlâ taze, hâlâ güncel.”

Hatice Hanım hâlâ buralarda
Bu yazının ve kitabın büyük bir bölümünü kapsayan ikinci bölümünde ise Soysal’ın “Oysa” adlı köşesinde gazeteci ile Hatice Hanım’ın

TÜRKİYE’NİN KALBİ, KABUL GÜNLERİ Sevgi Soysal İletişim Yayınları
TÜRKİYE’NİN KALBİ, KABUL GÜNLERİ
Sevgi Soysal
İletişim Yayınları

diyalogları var. Diyalog şeklinde yazılmış bu ilginç köşe yazılarının merkezinde de o zamanki memleket gündemi var elbette. Hatice Hanım işçiye karşı hep polisi tutan, sıkıyönetim kalktı diye üzülen, alt sınıfı sevmeyen, kendi oyuyla kapıcı Niyazi’nin oyunun bir olmasını kabullenemeyen, Turhan Feyzioğlu’na âşık, basın özgürlüğünü anlamayan, aslına bakarsanız birçok şeyi anlamayan bir kadın. Gazeteciyle arasındaki ilişki de zaman zaman komik, zaman zaman ise hırçın bir ilişkiye dönüşüyor. Her halükârda ironik bir duruma düşüyor aslında Hatice Hanım. Soysal’ın gündeme göre yazılan diyaloglardan oluşan bu dizisi dönemin bir Türkiye panoramasını gözler önüne seriyor. Pardon, sadece o dönemin değil, aslında biraz da bu dönemin…

Kitabın Aksu Bora ve Tanıl Bora imzalı önsözünde şöyle yazıyor: “Sevgi Soysal’ı öyle vakitsiz kaybetmeseydik, onun o ‘isyankâr neşesi’ Hatice Hanım’a da bulaşır mıydı? Halıların saçakları, yıkanacak yeşillikler, ütülenecek gömlekler de bu isyanın bir parçası olur muydu? Mesela Hatice Hanım bir noktada, bütün bunları kendi silahları değil de prangaları olarak görebilir miydi? Mesela yeşillikleri sirkeli suya bırakıp kendimize birer kahve yapar mıydık onunla birlikte bir gün? Bütün öfkemize rağmen, onu biraz sevebilir miydik?”

Acı aynı acı
1976 yılında Ankara’da “Evlat Acısına Son Mitingi” yapılır. Çocukları vurulmuş, işkence cezaevi kapılarında beklemiş binlerce kadın vardır seslerinin durulmasını bekleyen. Tabii Ankara’nın hanfendileri, derneklerde kürkleriyle boy gösteren şık kadınları yoktur, gıkları çıkmıyordur, zaten kulakları da duymuyordur. Sevgi Soysal da o mitingde bir konuşma yapar. İşte o konuşmadan bazı satırbaşları: “Gazete manşetlerinde, vurulmuş gençlerin resimlerini içleri titremeden seyredenler! Bombalanmış genç vücutları renkli ofset baskılarla övünerek teşhir edenler! Gençliği böylesine heder etmeyi, böbürlenilecek bir zafer sayanlar! Nasıl ve niçin vurulmuş olurlarsa olsunlar, delikanlı ölülerinin yerlerde sürüklenişine katılıkla bakabilenler! Gençleri öldürmeyi, vatan hainlerini temizliyoruz, diye yorumlayabilenler! Kişisel çıkarlarının bekçiliği adına gençleri kıran, kırdıran mezar bekçileri!”

Düşünün; Roboski’deki anneleri, Gezi Direnişi’nde öldürülen gençlerin-çocukların annelerini, Soma’da hayatını kaybeden işçilerin annelerini, eşlerini… Kızının parçalanan bağırsaklarını toplayan Saliha Önkol’u ve yıllardır Galatasaray Lisesi önünde, adalet bekleyen anneleri… Ve tüm bunlar karşısında bu ölümlere kılıf uyduranları, ölülerini hain ilan edenleri ve medyanın suskunluğunu düşünün…

Radikal Kitap/ 30 Mayıs 2014

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar

Kimdir?

1979. İstanbul. Ağırlıklı olarak kültür- sanat alanında gazetecilik yapıyor. Yayımlanmış üç kitabı var.

Sosyal Medya